10 Ağustos 2011 Çarşamba

‘İhracat sektörümüz edebiyatı baltalamayın!’ Elif Şafak – İskender vakası üzerinden Türkiye’de eleştiri geleneğine bakmak


Alper YAĞCI

İntihal, son derece ciddi ve lafı kolay kolay edilemeyecek bir iddia. Fakat bir hakaret, bir saldırı değil. Yani ‘"bir edebiyatçıya intihal suçlaması yapmak küfür etmekten farksız’ yazanlar yanılıyor. Küfretmek terbiyesizliktir, bel altı vurmaktır. Küfre yanıt vermekten imtina ederiz. İntihal ise, somut verilerle temellendirildiği vakit, ciddi bir kafa mesaisi ile yanıtlanması gereken bir iddiadır. Eleştiridir. İskender vakasının gösterdiği o ki, maalesef Türkiye'de bir eseri doğrusuyla yanlışıyla, artısıyla eskisiyle tartıp eleştirel bir süzgeçten geçirmeyi ayıp sayıyoruz, ‘dostlarımıza’ bunu yapmayı kendimize yediremiyoruz, ‘düşmanımıza’ layık görüyor, bize bunu yöneltene de düşman gözüyle bakıyoruz. Eleştiri demek saldırı demek oluyor, karalama demek oluyor, eleştirmenin elinde kala kala kötü bir şairane tatla bestelenmiş yapış yapış övgüler sıralama hakkı kalıyor... Bu yalnız edebiyatta değil, her alanda böyle. Güncel edebiyatı, çoksatar edebiyatı eleştirebilen, bunu Joyce’tan, Mann’dan, Dostoyevski’den damıttığı birikimle yapan, ama bu birikimi okuyucuyu ürkütmeden, gözüne sokmadan kullanabilen popüler eleştirmenlere ihtiyacımız var.


Blog’umuz önemli bir edebiyat tartışmasının başlamasına ön ayak oldu. Se7in rumuzlu yazarımız Elif Şafak'ın İskender romanını inceleyerek Şafak’ın İngiliz yazar Zadie Smith'in ünlü romanı ‘White Teeth’ten (İnci Gibi Dişler) "belki de intihal tartışmalarına yol açacak kadar esinlenmiş olabileceğini" yazdı. İncelemesinde iki romandan parçaları karşılaştırarak bu esinlenmeye dair örnekler sundu. Yazıya buradan erişebilirsiniz: http://fikirmahsulleriofisi.blogspot.com/2011/08/elif-safakn-yeni-roman-biraz-fazla.html (yazıya dair yanlış anlaşılmaların önüne geçmek için yapılmış açıklama için: http://fikirmahsulleriofisi.blogspot.com/2011/08/iskender-tartsmalarna-dair-kamuoyuna.html ). Ardından Vatan gazetesinden Burak Kara, White Teeth’in çevirmeni Mefkure Bayatlı ile görüşerek, blog’umuzun adını da anan bir haber yaptı. Bayatlı açıkça intihal iddiasında bulunuyordu. Bu habere de buradan erişebilirsiniz: http://haber.gazetevatan.com/iskenderde-intihal-yapilmis-iddiasi/392430/166/Haber. Haber pek çok gazete ve internet sitesinde alıntılandı ve büyükçe bir edebiyat skandalı ortaya çıkmış oldu. Çıkar çıkmaz 200 000 satan bir romanın ünlü yazarının itibarı söz konusu. Şafak’ın konuya dair kısa bir ropörtajı, tartışmaya doğrudan değinmeyen daha uzun ve sitemkar bir denemesi, ve İskender’in yayınevinden sert bir yanıt da son günlerde basında yer aldı.

Neymiş: Se7in’in blogumuzda yer alan yazısı intihal suçlaması yapmıyor. Bir tartışmayı gündeme getiriyor. Yalnız çevirmen Bayatlı doğrudan intihal suçlaması yapıyor. Ben bu yazıda intihale dair bir yargıda bulunmuyorum, konuya gösterilen tepkileri inceliyorum.

Öncelikle şunu ortaya koymakta fayda var: İntihal, son derece ciddi ve lafı kolay kolay edilemeyecek bir iddia. Fakat bir hakaret, bir saldırı değil. Yani ‘"bir edebiyatçıya intihal suçlaması yapmak küfür etmekten farksız’ şeklinde tweet geçen Deniz Ülke Arıboğan yanılıyor. Küfretmek terbiyesizliktir, bel altı vurmaktır. Küfre yanıt vermekten imtina ederiz. İntihal ise, somut verilerle temellendirildiği vakit, ciddi bir kafa mesaisi ile yanıtlanması gereken bir iddiadır. Eleştiridir. Türkiye’de pek bilinmeyen bir şey olduğu için heceleyerek yazayım da iyi anlaşılsın: E-LEŞ-Tİ-Rİ.

Türk edebiyat camiası ve bunun popüler medyadaki izdüşümleri bu vakada nasıl bir sınav veriyor? Ciddi edebiyat eleştirisi katında bu meseleye gösterilecek ilgi için biraz beklemek gerekecek tabi. Ben burada, konuya akşamdan sabaha tepkiler gösterme ihtiyacı/imkanı olan popüler basının ve sosyal medyanın durumuna dair iki çift kelam edeceğim. Edebiyatın gündem olması, pek alıştığımız bir durum değil, belki sırf bu yüzden sevinmek lazım, ancak maalesef kaliteli bir gündem değil söz konusu olan.

Rastladığım yorumlarda gözüme ilk çarpan şu ki, hep çocuk kalan, mizahçı Vedat Özdemiroğlu’nun deyimiyle ‘fazla sevgi yüzünden saygıyı unutan’ insanımız bu konuyu da tamamen kişiselleştirmiş durumda. Sanki yapılan tartışma bir roman metniyle değil Elif Şafak’a kişi olarak ne derece sempati duyduğumuzla alakalı. Ortaya konulan iddiayı Elif Şafak’a ‘çirkin bir saldırı’ addediyor pek çokları. Yazar da bizzat benzer bir tepki vermiş röportajında: ‘Biraz farklı işler yapan her insana uluorta saldırılmasından bıktım". İronik, çünkü ortadaki tartışma yazarın son dönemde biraz olsun farklı bir iş yapamadığı eleştirisi ile başlamış!

Bir diğer tepki tartışmayı siyasileştirmek. Elif Şafak’ın 301. Madde davasıyla hafızalarda yer edinen siyasi kimliği, ona taraftar veya karşıt olmak için bir neden vermiş pek çoklarına. İntihal tartışması ise araya meze, bahane olmuş. Şafak’ı yeterince Kemalist bulmadığı için edebiyatını eleştirenler olduğu gibi, kitabını beğenmeyenleri 301.cilerle aynı saflara koyanlar var. Yazar da, imayla da olsa, çok yakından aşina olduğumuz, bir edebiyatçının dudaklarına yakıştıramadığım, ‘maksat’lı ‘mihrak’lı o umut kırıcı dile tenezzül ediyor, ve eski siyasilerin deyimiyle ‘bir kısım medyayı’ suçluyor: "Şafak, Türkiye'de bir avuç insanın kendisini yıpratmak için, gayet maksatlı bir biçimde ortaya attığı bu suçlamaları ciddiye almağını söyledi". Elif Şafak’ın muhafazakar yasalar karşısında roman yazabilme özgürlüğü kadar, başkalarının Elif Şafak’ın romanlarını eleştirme özgürlüğü de kutsal olmalı oysa ki. Blog’umuza ‘Elif Şafak’ rumuzuyla yorum yazan okurun savurduğu ‘yazıyı silmezseniz adli takip başlatılabilir’ uyarısını bunun neresine koymalı?

Yazarın dışında popüler basında konuya yaklaşanlarda özellikle gözlemlediğim tepki ise "konuyu uzmanlarına bırakalım, ama ben hiç ihtimal vermiyorum". Bu şaşırtıcı geliyor bana. Tartışmaya konu her iki roman Türkçe’de mevcut, bol bol da satıyorlar, hizmete mahsus askeri yayın değiller yani. Alıp okuyup karşılaştırmak herkese serbest. Vakti olmayanlar en azından blog’da yer alan metin parçalarından başlayabilir. Elektronların evrendeki konumunu belirleyebilme ihtimalinden de bahsetmiyoruz. Matbuatımız mensupları kendi akıllarına fikirlerine bu denli mi güvensiz? E hadi okuma fırsatını şimdilik bulamadınız, konu hakkında sütunlar dolusu yorum yapıp tartışmanın içeriğine hiç değinmeden (lehte ya da aleyhte) sivri laflar etme hakkını kendinizde nasıl görüyorsunuz? Kimmiş şu uzmanlar, bunların uzmanlığını kim belirler, hem bu işe yıllarını verip iğneyle kuyu kazar gibi ciddi bir edebiyat kanonunu ayakta tutmaya çalışan ve son derece kısıtlı satış rakamlarına rağmen şevklerini kaybetmeden edebiyat dergileri çıkaran ‘uzmanlarımızı’ bu popüler ve hazırcevap yazarlar gerçekten okurlar mı acaba? Demek ki her konuda olduğu gibi bu meselede de bir baba figürü çıkıp, çocuk Türk halkına işin doğrusunu öğretmekle yükümlü olacak. Onun verdiği işarete göre herkes konumunu alıp konu hakkındaki ‘doğru’ yorumu ezberleyecek, yönsüz kalmayacak.

En can alıcı yorumu ise Medyatava’da Neslihan Acu yapmış: "Kitapları yabancı dillere çevrilen, dünyada da tanınırlığı giderek artan, üretken bir yazar. Buna sevineceğimize bu yazarı intihal bilmem ne zırvalarıyla yıpratmaya çalışmanın gerekçesi ne olabilir? Milli sporumuz kıskançlık, sevgisizlik, çekememezlik?" Benim anladığım kadarıyla Acu intihal tartışmasıyla hiç ilgilenmemiş, hemen başka bir kaygıya yol almış: Demek istiyor ki, Elif Şafak Türkiye’yi bu denli başarıyla temsil ederken bunun önünü arkasını sorgulayıp çelme takmak Türkiye’ye zarar verir. Sanat ticarileşiyor, pazarlama, reklam, vb gereğinden fazla önem kazanıyor şikayetleri zaten gündemde ama, bu kadarına da pes doğrusu! Edebiyat her şeyden önce bir ihracat sektörü mü oldu? Bunun içindeki ‘katma değer’ nedir, ‘yerli girdi’ oranı ne kadardır, iş güvenliğine, sosyal haklara saygılı mı çalışır bu sektör, taşeronlaşma tehlikeli düzeye mi ulaşmıştır (!), bunları hiç sorgulamamalı, dünya edebiyat sektöründe adımız ne kadar duyuluyor, ona bakıp avunmalıyız demek ki. Biraz ABD’den esin ‘pi ar’ zihniyeti, üzerine yarım öğrenilmiş bir ulusal kalkınmacılık sosu – iyi edebiyatı değerlendirme kıstasları bunlar olacak anlaşılan.

Bütün bu gürültü içinde, Elif Şafak tartışmaya konu olan iddiaya somut bir yanıt vermiş değil henüz. Basından takip edebildiğim kadarıyla, örneğin her iki romanda rastlanan ‘pencereden insanların ayaklarına bakıp hikayeler uydurma oyunu’ sahnesine bir açıklama getirmedi. Suçlamaları ciddiye almadığını söylemiş, röportaja göre. Oysa ki ‘suçlamalar’ gayet ciddi görünüyor.

Kitabı yayımlayan Doğan Yayınevi ise biraz daha esaslı bir yanıt verdi medya vasıtasıyla. Temel itibariyle intihal ile esin arasındaki farka dikkat çekiyorlar ve aynı meseleler üzerine kafa patlatan yazarların birbirlerinden etkilenmelerinin doğal olduğunu hatırlatıyorlar. Yayınevinden Deniz Yüce Başarır şöyle demiş: “Aynı temalar etrafında döner hikâyeler, ama nasıl anlatıldıklarıdır önemli olan. O temaların nasıl zenginleştirildiğidir. Göçmenlik, aşk, aile, kardeş, ya da ölçeği daha küçülterek, ikiz olma halleri dünya edebiyatında herhalde sadece “İnci Gibi Dişler” ve ‘İskender’ romanlarında işlenmemiştir. (Herhalde diyorum, lafın gelişi) Ya da yoksulluk ruh hali, sadece bu iki romanda bir bodrum katıyla sembolize edilmemiştir”. Doğru, bahsettiği unsurlardan her biri iki romanda tesadüfen veya meşru esinlenme boyutları dahilinde yer alabilir. Fakat bu unsurların hepsi birden aynı paket halinde her iki romanın temel meselesini teşkil ediyorsa, üstelik üslupta da gerçekten iddia edildiği gibi benzerlikler varsa (yani Başarır’ın deyimiyle “o temaların nasıl zenginleştirildiği” de birbirine epey benziyorsa) burada okucuyuyu/eleştirmeni düşündürecek bir rahatsızlık nedeni var demektir.

Şu an itibariyle, tüm bu tartışmadan kalan, maalesef, meseleyi bir edebiyat eleştirisi çerçevesinde ele alamamış olduğumuz – basının geneli itibariyle. Eleştirel mantık süzgecinden geçirdiğimiz somut kanıtlarla eleştiri yapmayı, yapılan eleştiriye esaslı bir yanıt vermeyi bilmiyoruz. Türkiye’de romanlar satmaya, romancılar ekmeklerini edebiyattan kazanabilmeye başladı diye seviniyoruz ama, sanırım ortadaki ilerleme nitel değil yalnız nicel. Takım tutar gibi yazar tutarmışız.

Bu da ülkemizde eksikliğini çok hissettiğim bir şeyi gündeme getirmeli: Bir tarafta konunun ‘uzmanlarıyla’ (yani edebiyat ile basit bir vakit öldürme saikı ötesinde ilgilenen, onu yüksek bir sanat dalı, üzerinde yıllarca ihtisas yapmaya değecek bir alan, dünyamızı anlamak için bir anahtar olarak gören, kanonik ve akademik edebiyat eleştirmenleri) öte yanda çoksatar kategorisi dışında söz söyleyemeyen popüler medya arasında bir köprü görevi görebilecek, belki o anonim ‘sokaktaki adama’ hitap etmeyecek ama en azından kitap satın alıp okuma alışkanlığı olan gerçek okur-yazar kitleye iyi, kısa, erişilebilir edebiyat eleştirisi sunacak bir yayın türünün eksikliği. Aynı şey sinema, tiyatro, hatta televizyon eleştirisi için de geçerli. Bir süredir ABD’de yaşadığım için oradan örnekler geliyor aklıma: Mesela New Yorker dergisi bu işi çok iyi yapıyor. Her hafta çıkan ve siyasetten spora, New York şehrindeki sosyal hayattan dedikoduya kadar çeşitli meselelerden bahseden derginin standart bir sayısında bir kitap tanıtım bölümü var (ki bir sayfadan ibaret bu bölümde 3-4 kitap kısaca ‘tanıtılıyor’), bir de her hafta bir kitabın incelendiği tek sayfalık bir ‘eleştiri’ bölümü var; ayrıca sık sık bir yazarın anısına onun hayatı ve eserine dair 3-4 sayfalık bir değerlendirme makalesine rastlamak mümkün.

Diyeceksiniz ki bizde de bu tarz işler yapılıyor, özellikle son yıllarda çıkan resmi bol ‘popüler edebiyat’ dergilerinde. Maalesef, hayır, yeterince yapılmıyor demek durumundayız. Yapılan daha çok tanıtımdan ibaret: Yani yazarın geçmişini anlatmak, kitabın konusundan bahsetmek, sonra da kitabın kalitesine dair pek bir dişe dokunur değerlendirme içermeyen, yani ‘eleştiri’ yapmayan, ve tanıtımı yapılan her kitaba zaten otomatik olarak layık görülen standart övgüleri sıralamak. Bir tür reklam broşürü, veya ürün kataloğu gibi... Bunun ekonomik boyutları da vardır, ama biraz da kültürel galiba: Fazla sevgiden saygıyı unutmuşuz, diye alıntıladım ya, yine o durum. Biz bir eseri doğrusuyla yanlışıyla, artısıyla eskisiyle tartıp eleştirel bir süzgeçten geçirmeyi ayıp sayıyoruz, ‘dostlarımıza’ bunu yapmayı kendimize yediremiyoruz, ‘düşmanımıza’ layık görüyoruz, bize bunu yöneltene de düşman gözüyle bakıyoruz. Eleştiri demek saldırı demek oluyor, karalama demek oluyor, eleştirmenin elinde kala kala kötü bir şairane tatla bestelenmiş yapış yapış övgüler sıralamak görevi kalıyor...

Bu yalnız edebiyatta değil, her alanda böyle. Güncel edebiyatı, çoksatar edebiyatı eleştirebilen, bunu Joyce’tan, Mann’dan, Dostoyevski’den damıttığı birikimle yapan, ama bu birikimi okuyucuyu ürkütmeden, gözüne sokmadan kullanabilen popüler eleştirmenlere ihtiyacımız var. Keza, bu eleştirmen tipine karşılık gelecek sıklette yazar türünün de Türkiye’de bulunduğu pek söylenemez. Eğer başımıza gelmekte olan siyasi-iktisadi dönüşüm gerçekten dedikleri gibi bir ‘burjuva devrimi’ ise umut edelim ki paralanan yeni burjuvazimiz bu sahada da bir dönüşüme ön ayak olsun. Roman dediğin burjuva sanatı sonuçta!

Biz bu blog’da tanıtımın, temelsiz övgünün ötesine geçmeye çalışan eleştiri yazılarını naçizane üretmeye çalışıyoruz. Sanırım her işi uzmanlara bırakmaya meraklıların ‘konunun uzmanı’ tanımına uymuyoruz. Ama elimizden geleni yapıyoruz. Ziyaretçilere yazılarımıza bir göz atmalarını öneririm.




Postscript: Yazıya iliştirmek için internetten görsel malzeme ararken hem ‘eleştiri’ hem de İngilizce ve Fransızca’da rasyonel eleştiri anlamına gelen ‘critique’ sözcüklerini Google görsellerinde arattım. Karşıma çıkan resimler birbirinden ne kadar farklı... ‘Eleştiri’ hep suçlama, hedef gösterme imgelerini getiriyor, ‘critique’ ise çok daha nötr imgelerle bağdaşıyor. Galiba sorunu anlamaya dilimizden başlamamız gerekli: Bizde criticism var ama critique yok, hatta buna tam karşılık gelen bir sözcük dahi yok!

14 yorum:

adsumcu dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
adsumcu dedi ki...

Alper'in yazdıklarına genel hatlarıyla katılmamak elde değil. Ben gene de intihal suçlama değil bir iddiadır noktasında tereddütlüyüm. Ama elbette üzerinde tartışılmaya değer şeyler bunlar.

Edebiyatın ülkede gündemde olması az çok mürekkep yalamış herkesi sevindirir herhalde. Ama bunun bu derece popüler ve, açıkçası, dedikodusal bir biçimde gerçekleşmesi sevimsiz elbette.
Blogumuzda çıkan yazının ötesinde, ki esas derdimizi kamuoyuna duyuru adı altında belirttik zaten, basının bu konudaki genel tavrı son kitabı çıkalı daha birkaç gün- hafta olmuş tanınan bir yazar üzerinden okurları galeyana getirmek şeklinde cereyan etti. Ve bu iş de, gene Alper'in belirttiği üzere, edebi metinler üzerinden değil yazarın kendisi üzerinden gerçekleşti maalesef.
İşin daha da ilginci, gene Alper'in yazdığı gibi, bir Allahın kulunun da çıkıp "ya ben bu iki kitabı da okudum, bakın şöyle şöyle..." dememesi, buna tenezzül etmemesi. Herkes saflarını belirlemiş bir şekilde, önceden belirlenen bu mevzilerinden bu savaşa dahil oldu. Mezvileri terketme gereği duymadı kimse.

İnsanların asıl amacının bir aksiyon görmek olduğunu düşünüyorum ben, ne olursa olsun. Ünlü birisi hakkında bir başka iddiayla yola çıksaydık, çok ünlü bir yönetmenin son filminin başka bir filmden "intihal tartışması çıkartacak biçimde" etkilendiğini yazsaydık da gene benzer bir biçimde insanlar mevzilerinden çıkmadan fikir(?) beyan edecekti sanıyorum.

Bloga gelenlerin en fazla okuduğu yazının da malum yazı olması ve blogdaki diğer yazılara neredeyse hiç paye vermeden yollarına başka sitelerde devam etmesi de bence bunun bir göstergesi. Neticede eski yazılara bakılırsa aksiyonu son derece az bir blog olduğumuz görülecektir.

Bu noktada okurlardan gelecek yorumları da çok merak ettiğimizi belirteyim.
Siz ne düşünüyorsunuz bu olay hakkında? İntihal iddiası bir suçlama mıdır, hakaret midir, fikir özgürlüğü kapsamında nereye konmalıdır?

Adsız dedi ki...

Sayin Alper Yagci,
Yaziniz sicak Atlanta yazinda gercek bir serin meltem gibi. Yazdiklariniza katiliyorum, sadece New Yorker degil, New York Times, New York Book review, Book Forum, Three Peny Review vs vs ayni yonde elestiri veriyor. Sayin Elif Safak ise bu ulkede yasayip, universitede dersler veren ve kitaplarini ingilizce yayinlayan bir yazar olarak bunlardan, Turkce yazdigi zaman habersiz olabiliyor. Gecen aylarda Almanyada, VroniPlag Wikideki akivistler iki buyuk kus vurdular. Vroniplag, Berlin TU dan ve diger universitelerden olusan bir anonymus gurup. Once Karl-Theodor zu Guttenberg mart ayinda savunma bakani gorevinden Ph.D tezinde intihal yaptigi icin istifa etti. Arkasindan ayni sekilde Euro MP Silvana Koch-Mehrin Heidelberg Uni den elde ettigi doktorasini geri vermek zorunda kaldi. VroniPlagin blogunu izlerseniz kullandiklari yontemleri, bilgisayar programlarini gorebilirsiniz. Akadamia ve blog sitesi bukadar onemli kisileri utanclari ile koselerine gonderdi. Yani plagiarism diger herseyi trump ediyor.
Saygilar
Ziya Morali

Adsız dedi ki...

Aslında söz konusu olan temel bir mesele -daha- var. Politikada apolitikleşme amacı neye hizmet ediyorsa, edebiyatta da eleştiriye tahammül edememe durumu, eleştiriyi 'küfür' sayıp, edebiyattan uzaklaştırma, uzaklaştırılma durumu var. Mesele bir de Elif Şafak gibi bir zat olunca -hem kadın, hem muıhafazakar-hem 301'den yargılanmış- bu duruma verilen bir tepki bir hayli farklı ve belki de daha bi şiddetli olabiliyor.Ama dediğniz gibi her şeye rağmen 'edebiyatın', özelde de romanın gündem olmuş olması bir teselliseviyesinde de olması teselli olabiliyor.

Adsız dedi ki...

Sevgili Alper Bey,

Yazinizi bir cirpida heyecanla okudum. "Canim sikildi!". Saniyorum asil problem de burada. Yazdiklariniza ne kadar katildigimi, ben olsam aynen boyle yazacagimi, “Iste aynen boyle, hakikatten, nasil guzel ifade etmis Alper bey” demeden edemedigimi belirtmek istedim.
Ben Elif Safak'i bir yazar olarak begeniyorum, dilini, hikayelerini, kurgularini, bir Turk yazar olarak yaptiklarini, Turkiye icin yaptiklarini begeniyor ve saygi duyuyorum. Yazdiklarinda, hikayelerinde cogu zaman kendime ait birseyler buluyorum. Saniyorum bu beni kendisine daha da yaklastiriyor.

Se7in rumuzlu yazarinizin yazdiklarini da okudugum da canim sikilmisti. Cunku hayal kiriligina ugradim, ve dogrusu hayal kirikligina ugramak istemiyorum, ozellikle saydigim ve sevdigim bir yazar ugruna. Baska hayal kiriliklarim var zaten. Bu da hayal kirikligi olmasin. Ama bu sadece kendisini sevdigim icin, birisi tarafindan bana sunulan herseyi hic sorgulamadan kabul edecegim anlamina da gelmiyor. Hatta boyle yapmak bana o kisiye saygisilik gibi geliyor. Siz ne demek istedigimi sanirim anliyorsunuz. Ama cogu kisi bunu boyle algilamiyor. “Hayal kirikligina ugramak istemiyorum, onu cok seviyorum, asla kotu birsey demem.” Halbuki biz Turkler herseyi acik acik soylerdik, soyleriz. Ya da sadece ben oyleyim:)

Izninizle ben bu davranis tarzini ulkem'm de cok yaygin oldugunu dusundugum, her mevcut soruna kesin cozum, "Ortada kuyu var yandan gec" sendromu olarak tanimlamak istiyorum.

O yuzden buyuk bir merakla ve sabirla bekliyorum, ama halen canim sikkin, Elif Safak bu Iskender ve White Teeth arasindaki benzerligi nasil aciklayacak diye. Aciklamamis olmasi, er meydanin da olmamasi daha cok canimi sikiyor. Hele insanlarin bunu sorgulamamasi, saygi duyduklari bir insandan boyle bir aciklama beklememeleri.. Bekliyorum ki Elif Safak bir aciklama yapsin ve bu aciklama benim kafama, kalbime otursun.. Cunku kendisinin ben de bu kadar kredisi var, ben kendisine saygi duyuyorum. Oyle olmaya devam etmesini de umud ediyorum.. Hani derler ya aksi ispat edilene dek kimse suclu degildir diye. O yuzden ben size katiliyorum, aksi uzmanlarca kanitlanan dek, “intihal suçlama değil bir iddiadır”, ve umarim Elif Safak’ta bunun bir iddia olarak kalmasinda yardimci olur.

Saygi ve sevgiyle kalin..

Pinar

aytugs dedi ki...

Alper, yazdıklarının büyük çoğunluğuna katılıyorum. Türkiye'de critique anlamıyla eleştirinin olmaması çok önemli bir sorun gerçekten de, özellikle bunun, senin de belirttiğin gibi, toplumsal yaşamımızın şekillenmesinde önemli rol oynadığını düşündüğümüz popüler kültür alanında olmaması. Ben de yana yakıla Öyle Bir Geçer Zaman Ki'nin hangi toplumsal kodları (baba nefreti?) harekete geçirerek % 60 share aldığını irdeleyen ve bunun üzerinden bu toplumu daha yakından anlamaya çalışan bir yazı okumak istiyorum mesela... Ya da son on yılda yayımlanan romanlarda sıklıkla ele alınan konuların geneli hakkında... Çok az rastlıyoruz böyle çabalara.

Ama bu noktada, eleştirinin, daha doğrusu sağlam eleştirinin, ya da belki de senin de belirttiğin gibi criticism değil de critique'in "ne" olduğu sorusu önem kazanıyor. Bana göre eleştiriyi değerli kılan, o sanat eserinin çabası, amacı, yaptıkları hakkında düşünmesi, bunu yaparken de içinde bulunduğumuz zamanda, dünyada, toplumda bu çabanın neden önemli olduğu hakkında, bu sanat eserinin bize dair ne anlattığı hakkında kafa yoruyor olmasıdır. Yani zaten bir kafa yorma, bir dışavurum, bir ifade olan sanat eserine, benzer bir çabayla destek olmasıdır. Sağlam eleştiride, sanatçının yaptığını neden yaptığı tartışılır, bunun bize ne anlatıyor olabileceği anlatılır. Bunu yaparken, o sanat eserini, farklı nedenlerle olumsuz yönde de eleştirebilir elbette - "toplumsal gerçekliği şu sebeplerle yanlış okumuştur" ya da "bin kere anlatılan hikayeye yeni bir şey katmıyor, toplumun bu sorunu algılayış biçiminde bir kısır döngüye girildiğinin göstergesidir" diyebilir. Ama bence önemli olan, o anlama çabasına benzer bir çabayla katkıda bulunulmasıdır. Sanatçıyı yoran mesele hakkında samimi ve çok boyutlu bir kafa yormadır. Buna ben Altyazı dergisinin sinema eleştirilerinde sıklıkla rastlıyorum ve bazen gerçekten tadından yenmez oluyor. Meraklısına, Altyazı'da Avatar'la ilgili yapılan yuvarlak masa tartışmasını önerebilirim. Nerelerden başlayan ve nerelere varan bir kolektif kafa yorma olduğuna çok şaşırmıştım ben okuyunca.

Diğer türlüsüne ya da bir sanat eseri üzerine yapılan her kelama eleştiri demek, gerçek ve samimi eleştiriye biraz haksızlık oluyor. O zaman eleştirinin etrafına kutsal bir örgü örmüş oluyorsun, eleştiri olarak yazılan her şey otomatikman saygıyı hak ediyor gibi oluyor. Eleştirideki hissiyat şaşkınlık, irdeleme dürtüsü, merak olmalı sanki, bazen sözü yarım kalmalı hatta, "ohh ben bunun hakkında yazacak bir şey buldum" olmamalı.

Bilmiyorum eleştiriyi çok dar bir kalıba mı soktum? Ama kendimi tekrar etme pahasına, "anlama çabasına benzer bir çabayla katkı sunmayan" yazılara eleştiri dokunulmazlığının getirilmemesi gerekir diye düşünüyorum. Böylesi eleştirinin ruhuna ters.

adsumcu dedi ki...

Necip Türk basını bizim sonradan -ve önceden- yazdıklarımızla pek ilgilenmezken, yurtdışından bir sitede olaya dair tüm yazılarımızın özetinin yer alması ilginç. Yazısının sonunda bu yazar da, bizim gibi, okurların genel manada bu tartışmadaki yerlerini merak ettiğini belirtmiş.

http://www.themillions.com/2011/08/dispatch-from-turkey-plagiarism-charges-levied-at-award-winning-author.html?utm_source=feedburner&utm_medium=feed&utm_campaign=Feed%3A%20themillionsblog%2Ffedw%20%28The%20Millions%29

Burcu Baykurt dedi ki...

Arkadaslar,

Elestiri ve Turkiye'deki elestiri kulturuyle ilgili yaziniz cok guzel ve bence baslattiginiz tartismaya da guzel bir geribildirimde bulunuyor. Ancak en bastan blogunuzun ve yazarinizin yazdigi 'elestiri' yazisi zaten bu ulkede elestirmenin ne oldugunu bilmedigimizin bir kaniti degil mi?

Yazariniz, gocmen kulturu uzerine yazilan romanlar ve Elif Safak'in neden bu kultur uzerine kalem oynatmak istemis olabilecegini tartismak, belki diger gocmen kulturu uzerine yazilmis romanlarla ilgili sosyal/politik derinlikte analizler yapmak yerine yazisini paragraf paragraf metin karsilastirma haline getiriyorsa cuvaldizi bir de kendinize batirmanizi rica ederim.

Intihal, cok cok ciddi bir suctur. Elestiri ise cok degerlidir, gereklidir, sanati, fikir eserlerini besleyen en onemli kaynaklardan biridir. Eger dilin kullanimiyla ilgili bir geribildirim icermiyorsa cumleleri, karakterleri, hikayeleri en basit temelde, 'Aaa bunlar cok benziyor' noktasinda karsilastiran ve otesine gecemeyen yazilar elestiri degildir. Bu noktada aslinda sikayetcisi oldugunuz populer kulturun fikirlerinize verdigi tepkinin asil sorumlusu yazinin kendisi bence. Kaldi ki yazarin gelen yorumlar uzerine ayni sayfada kendi fikirlerini savunmaya 'Elif Safak benim en sevdigim yazarlardan biridir' seklinde baslamis olmasi da yine elestiri kulturumuzun ne kadar duygusal ve limitli bir boyutta oldugunun kaniti ne yazik ki.

Adsız dedi ki...

bu yazı, bir miktar pusulasını şaşırmış gibi. critique-eleştiri, başlı başına bir alan. intihal ise bu alanın unsurlarından biri olabilir ancak. intihal-plagiarism bir eleştiri değil suçlamadır. yazın-akademik dünya, intihalin suç olduğunu anlamamıza yardımcı olabilecek birtakım cezalar tasarlamış durumdadır. pek de sürpriz olmayan biçimde diğer diller ve kültürlerde de, intihal yargısının eleştiri değil suçlama olarak tanımlandığını görüyoruz. google'da yapılacak bir "accused of plagiarism" aramasının sonuçları, minik bir teyit olabilir. bir önceki yorumda adsumcu'nun kaynak gösterdiği linkte lydia kiesling de "suçlama" olarak bahsediyor.

elif Şafak rumuzuyla yorum yazan okurun ‘yazıyı silmezseniz adli takip başlatılabilir’ uyarısı, her ne kadar yayınevinin çaylak editörlerince ya da bir internet troll'ü tarafından yapılmış gibi gözüküyor olsa da, pekala "ticari itibarın zedelendiği" iddiasıyla açılabilecek bir davayı işaret ediyor olabilir. tabii sonucu, pek çok yapısal sorunla boğuşan türkiye adalet sistemi'nde bu tür davaların yeri neresidir, geçmiş örnekleri var mıdır, içtihatlar nedir gibi gerçekler belirler.

Alper Yağcı dedi ki...

Yazının meramını daha iyi anlatabilmek adına: Küfür hiçbir zaman hiçbir yerde kimsenin bir diğerine sarfetmemesi gereken bir laftır (idealde!). İntihal yargısı ise, mümkün olduğunca sarf edilmemesini, çünkü sarf edilmesine gerek olmamasını umduğumuz, ancak eğer bir intihal vakası var ise bunu anlamamızı sağlayacak ağır bir eleştiridir. Küfretmek bir hak değildir. İntihal yargısı vermek ise, (tıpkı futboldaki üçüncü oyuncu değişikliği gibi, sık kullanılması tavsiye edilemeyecek) bir haktır, ama haktır, özgürlüktür yani – gerekçeler gösterebildiğiniz sürece. İnsanlardan bu hakkı alırsak intihal vakalarının ortaya çıkmasının önüne geçmiş oluruz. Tüm bu yazdıklarım genel bir ilkeyi açıklamak içindir, burada İskender’den bahsetmiyorum.

adsumcu dedi ki...

Sadece tarihe not düşmek adına, adı geçen sitede intihal olayına şöyle bir giriş yapılıyor:

"Award-winning polyglot Turkish author Elif Şafak has been accused of plagiarism by a translator in Turkey, where her newest novel Iskender was released on August 1."

"Ödüllü ve çok dilli Türk yazarı Eilf Şafak, yeni kitabının 1 Ağustos'ta raflardaki yerini aldığı Türkiye'de bir çevirmen tarafından intihalle suçlanıyor ."

adsumcu dedi ki...

Alper'in eleştiri üzerine yazdıklarına katkı olabilir, önümüzü -ve belki de geçmişi- görmemizi kolaylaştırabilir, diyerek TDK'dan eleştiri maddesini kopyalıyorum. Bunlar güncel online sözlükten alınmadır.

1. Bir insanı, bir eseri, bir konuyu doğru ve yanlış yanlarını bulup göstermek amacıyla inceleme işi, tenkit.

2. Edebiyat: Bir edebiyat veya sanat eserini her yönüyle değerlendirerek anlaşılmasını sağlamak amacıyla yazılan yazı türü, tenkit, kritik.

3. Felsefe: Özellikle bilginin temellerini ve doğruluk durumunu inceleme, sınama, yargılama.

Bunlara bakınca aslında kelimenin lügatsel anlamı zaten bizde yaygın kullanımdaki "eleştiri" ile örtüşmüyor fazlaca.

*Tenkit kelimesiyse Osmanlıca sözlüklerde "noktalama işaretlerini, nokta ve virgül, kullanmak" anlamına geliyor.

Hayat_Erkegi dedi ki...

Çok güzel bir yazı olmuş. Tamamen tarafsız ve hatta tarafsız olduğu kadar da, içten ve samimi.

Balıkpazarı dedi ki...

"The strength of American literature, you see, is not only to have had Faulkner or Hemingway or Bellow, but to have also a good army of middling writers who produce respectable commercial literature. This literature requires good craftsmanship, especially in the fertile field of the detective novel, which for me is a barometer of literary production in any country. The army of average writers also means that America can produce enough material to satisfy the needs of the American reader. That’s why they translate so little. In Italy that kind of literature was absent for a long time, but now at last there is a group of young writers producing these books. I am not an intellectual snob, I don’t think, and I do recognize that this brand of literature is part of the literary culture of a country." Umberto Eco