21 Nisan 2010 Çarşamba

Haneke’nin Babaları: Beyaz Kuşak (Das Weisse Band)


Michael Haneke'nin 2009 Cannes Altın Palmiye ödüllü Das Weisse Band (Beyaz Kuşak) filmi şüphe götürmez derecede bir sanat filmi: yavaş, izleyicisine karşı talepkar ve ortaya koyduğu ilk görünüşte kendini ele vermeyen mesajını gerekli entelektüel çabayı gösterdiği takdirde izleyicisine sunmakta. Tamamı Birinci Dünya Savaşı arifesinde Eichwaşd adlı küçük bir Protestan Alman köyünde geçen film, Haneke'nin neredeyse tüm filmlerini birbirine bağlayan ortak alt metni oluşturan insan doğası hakkındaki karanlık görüşünü (bkz. Funny Games, Le Temps de Loup, Caché) destekler nitelikte.



Alper'in Kan Çıkacak! ile açtığı yoldan ilerleyelim dedim biraz... Yazının tamamı için: http://www.boltart.net/hanekenin-babalari-beyaz-kusak-das-weisse-band/

19 Nisan 2010 Pazartesi

Bukowski ile Kirlenmek… güzeldir.


“Herkes doğru, herkes yanlış ve baş aşağı. Fakat kimin kimi becerdiğinin ne önemi var? Sonuçta her şey çok sıkıcı… Siktir be. İnsanlar bağlanıyor işte. Göbek bağını kesince bir kez başka şeylere bağlanıyorlar. Manzara, ses, seks, para, seraplar, anneler, mastürbasyon, cinayet ve Pazartesi sabahları akşamdan kalmalar.” (Pulp)

Arka planda bazen Mozart çalıyor, bazen Beethoven. Tercihi, günün saatine göre değil de, kanında dolaşan alkolün miktarına göre değişiyor olmalı bu adamın. Günü öğleden önce başlamıyor ve bu sayede pek çok eşini ve arkadaşını mezara koyduğunu ve beklenenden çok daha uzun yaşayacağını iddia ediyor romanlarında. Kalkıyor, kusuyor, işiyor, varsa yakında bir fırça, dişlerini fırçalıyor ve yine varsa yatağında bir kadın, yorganın altına girip ateşli öpücükler konduruyor. Tabii, yol üstünde yarım kalan bir bira varsa, o da benzer işlevleri görüyor onun için. Şöyle de denebilir: Hayata elinin altındakilerle tutunmayı pekiyi beceriyor.

Bir zaman sonra aklına dâhiyane fikirler geliyor… apar topar yazı makinesinin başına geçiyor. Yazılarını daktilosunda yazıyor. Kendi deyimiyle, ne bir yazar, ne de şair o… daktilosunun başına geçmedikçe. Ona su eklenmiş viskisi, birası, şarabı ve sigarası eşlik ediyor çoğu zaman. Yalnız olduğu düşünülüyor ve insanların ona uzak olanını seviyor fakat kadınlar, geçici olsa da hayatında ve pek çok kez diğer kadınların eleştirilerine maruz kalsa da tutumuyla, onun yaşamında yadsınamaz bir önem teşkil ediyor. Çünkü kadınlar… içkisi ya da tütünü gibi, onun bağımlılığı. Her bağımlılık gibi sapkınlık derecesine varırcasına tapınıyor kadınlara… hepsine, evet hepsine. Uygarlığını kadınlar üzerine kuruyor ve her kadında etkileyici, güzel ve arzu uyandıran bir yan bulmayı başarıyor. Sanırım bu, başlı başına bir meziyet.
Bir insanın kim olduğunu anlamak için onun yazdıklarını okumak yeterli midir?

Bilemiyorum, şu anda varoluşçu sorulara cevap aramaya ayıracak zamanım yok. Hiçbir zaman da olmamalı aslında. Ne diye olsun ki… ne diye kendimi böylesine bir savaşın içinde bulayım, hem ki sonuçlarının beni elemli, yeni sonuçsuzluklara iteceğini bile bile? Bırakın bunu Kafka yapsın, Dostoyevski yapsın, ya da niceleri. Bırakın Nietzsche, Salome’den yediği ret sonrası kendini felsefenin çorak çöllerinde vicdansız ve ahlak üstü übermenschini ararken bulsun. Ve bırakın insanlar bunları okusun, bağımlılığı acıda ve kederde bulsun. Dediği gibi şiirinde Bukowski: “Bir okur daha yitirdim, olsun… Kafka’ya dönsün.”

Bukowski’nin kim olduğunu anlamaya çalışmak biraz anlaşılır olsa da, onun kim olduğunu anlatma çabası boş bir uğraştan öteye gitmiyor gözümde. Bu sebeple olmalı ki Bukowski üzerine yazılıp çizilenlere gülüp geçiyorum. Ve ben, bunu biraz olsun yapmışsam şu ana kadar, emin olun bu satırdan sonra onun kim olduğuna dair tek bir söz etmeyeceğim. İnsanlarda aşk ve nefret ilişkisini tetikleyen bu adamın kim olduğuna değinerek birkaç sempatizan edinmek, ya da hakaret işitmek neyime yarar benim! Hem ki onun sürüklediği bir edebi akımın etkileri henüz yeterince tartışılmamışken… araladığı kapıdan başını uzatıp gördüklerini bizlere aktarmış çok az kişi varken ortalıkta.

Hata şurada belki. Pek çokları hayata Bukowski-vari bir yaklaşımın yeni, sarhoş ve yıkıcı Bukowskiler üreteceğini düşünüp onu ve eserlerini karanlığa itiyor. Benim gözümde kitap yakmanın muadili olan bu davranış, aynı zamanda yeni edebi keşifleri kısıtlıyor. Bu ise, insanın doğuştan sahip olduğunu savunduğumuz iki şeyi, özgürlüğü ve özgünlüğü ortadan kaldırıyor.

Herkesin hayatı, kendine özgü bir isyanı içeriyor ve insanlar özgürlüğü, farklı bağımlılıklarda arıyor. Bazılarının aksine ben Bukowski okuyarak sevmeyi, Bukowski okuyarak yaşamı tanımayı ve ona bağlanmayı öğreniyorum sözgelimi. Onun eserleriyle kokuşmuş bir düzeni yıkıp, düzensizlik üzerine kurulu yeni bir yaşamı ortaya çıkarabiliyorum. Böylelikle Bukowski, bağımlılıklarımdan biri oluyor. Belki çelişkili geliyor kulağa bu sözler… sarhoşun tekinin yazdıklarından kutsal kitaplar yaratmak. Oysaki ben kitapların en kutsalı sayılanlarında bulmadığım anlatılar buluyorum Bukowski’nin romanlarında. Ekmek Arası’nda isyanlarımla, Factotum’da işsiz ve amaçsızlığımla, Postane’de açlığım ve kimsesizliğimle, Kadınlar’da aşklarımla, Hollywood’da şöhretimle, Barfly’da viskimle ve Pulp’da seraplarım ve saçmalıklarımla tutunmayı öğreniyorum hayata. Bukowski, ya da Henry Chinaski. Her ne olmak isterse bu hergele. Varsın edebi olmasın kimi eleştirmenlerin gözünde. Beni pek çoklarının cesaret edemediği bir yola sürüklüyor, özgürleştiriyor ve başka türlü edinemeyeceğim zevkleri karşıma çıkarıyor.

Önemli olan Bukowski’yi doğru okumak olmamalı. (Belki de bu tez, tüm eserlere uygulanmalı!) Doğrusu ve yanlışı bir rafa kaldırılıp okunmalı o. Benim naçizane fikrim, edebiyatın asıl işlevinin doğru ve yanlış denilen kalıpları yıkmak olduğudur. Bu anlamda yıkıcı olan Bukowski değil, edebiyatın kendisidir. Ve önemli olan, yine naçizane fikrimce, her yıkımın içinde yeniden doğuşu keşfedebilmektir. Önyargılar ve saplantılar bir kenara konarak okunmalı ki eserler bize yeni bir şeyler sunabilsin. Aksi takdirde her kitabın yazarı okurun kendisi olmuyor mu? Farklı renklerle bezenmiş bir resmin monokrom anlatısı ne kadar sıkıcıysa, bir eseri doğru-yanlış, ahlaklı-ahlaksız, anlamlı-abes gibi ikilikler üzerinden tanımlamak da bir o kadar sıkıcı olmalı. (Lisedeki edebiyat hocalarımın sinirinden gıcırdattığı dişlerinin iç gıdıklayıcı sesini şu an duyar gibiyim.)

Benim amacım, Bukowski’den ders çıkarmaya çalışmak olmadı hiçbir zaman. (Edebiyattan hiçbir şey anlamadığımı, edebiyatın amacını kötüye yorduğumu ya da değerini düşürdüğümü düşünüyor olabilir kimileriniz. Aynen Bukowski’nin yazdığı şiirlerin şiirle uzaktan yakından ilgisinin olmadığını savunanlarınız gibi.) Sevenleriyle buluştuğu şiir okuma seanslarında ilk yaptığı iş buzdolabındaki kaç bira olduğuna bakmak olan bir insanın size yazdıklarıyla bir ders vermeye çalıştığını düşünmek, bana biraz komik geliyor açıkçası. Takdirimce amaç, hayatı, tecrübelerden çıkarılacak dersler üzerine kurmak gibi absürt bir uğraştan vazgeçebilmek olmalı. Bukowski’nin anlatıları, hayatın gerçeklerini detaylandırmak üzerine kurulu… aynı Carver’ın ya da Miller’ın olduğu gibi. Kirli realizm, haddini aşan bir hikayecilik. Bazı gerçekleri, sert, çarpıcı ve kanatıcı bir şekilde bize sunmaktan başka çaresi olmayan bir anlatı türü… Aslında tüm çıplaklığıyla gözümüzün önünde duran, fakat çoğu kez korku ve çekincelerimiz yüzünden adlandıramadığımız ve dillendiremediğimiz bu gerçekleri çekip çıkarmakla yükümlü. Onları tanımlamak ve anlamlandırmak ise okura düşüyor.

Bu bağlamda, Bukowski’nin başarısı, hayatı, tüm gerçekliğiyle yazmış olması. Farklı maskelerin ardında gizlenme uğraşında biz, aynı hayatı benzer hislerle paylaşan insanlar olarak, Bukowski’nin de arasında bulunduğu kirli, kanlı, realist yazarlar sayesinde korkularımızla yüzleşiyor ve onları aşabiliyoruz.

Kendimi utandıracak kadar ukalalık yapmış olmalıyım. Kabul ediyorum, haddimi aştım. Ama hiç mi hiç umurumda değil. Başlangıçtaki alıntıda belirtildiği gibi: “Herkes doğru, herkes yanlış ve baş aşağı.” Bu kadarını söylemek benim için yeterli. Şimdi ise tuşların başından kalkıp sıcak bir duş almalı, eski sevgililerimin sıcacık ve ıslak apış aralarını düşünerek tanrıya ulaşmalı ve güler bir yüzle yeni güne merhaba demeliyim.

13 Nisan 2010 Salı

Centropa

Bir müddettir yazılan pek birşey yok blogumuza. Kimisi iş derdinde kimi tez. O nedenle eskisi gibi uzunca yazılar yazmak zor görünüyor bir süreliğine. Ama yine de birşeyler çiziktirmek iyi olur.


Centropa adlı aslen Orta Avrupa, genel olarak da Avrupa Yahudi tarihini-yaşayışını... inceleyen, bunu kendisine iş edinen bir kurum var. Ben nereden sardım bilmiyorum, hatırlamıyorum tezin hangi aşamasında farkına vardım bu kurumun. Ayrıntılı bilgiyi sitelerinde bulabilirsiniz neticede buraya aktarmaya gerek yok. Ama eğlenceli bir site, en azından benim için.

Linkteki kısa bir film. Güler Orgun adlı bir hanımefendinin hayatına dair kısa bir film. İzlenesi geldi bana, ondandır ki burada reklamını yapmakta beis görmüyorum.

http://centropastudent.org/?typ=subtitel&fLang=ENG&movID=38&nID=78&q=m

Belgeseldeki sesin sahibi burada kendisinden daha önceki yazılarımda bahsettiğim Karen Şarhon.