30 Mart 2009 Pazartesi

Siyaset Sahnesinde Farklı Bir Muhtar-2

Belgin Çelik, Katip Mustafa Çelebi Mahallesi muhtarlık seçimini bu yıl kaybetti. 360 (küsür) geçerli oydan 80 tane alarak, 83 oy alan emlakçı Cemil Şahin'in gerisinde üçüncü sıradaki aday oldu. Eski muhtar Salih Kahveci 200 oyla tekrar muhtar seçildi.

Muhtar Salih bey seçim günü boyunca oy verilen okulun kapısından her girenin elini sıkıp seçmen kağıtlarını dağıttığı esnada verdiği ödevleri (bakınız: ilgili ilk yazı) hatırlatarak büyük bir performans gösterdi. Kendisinin kaçırdığı seçmen ellerini kadınsa kadın, erkekse erkek yardımcıları yakalayıp görev bilirlikle sıktılar. Muhtar Salih bey seçim salonlarında da boy göstererek ödevini iyi çalışmayan seçmen evlatlarına yol gösterdi. Kısacası mahalledeki seçmen, Salih beyin sınavından geçti, ama demokrasi sınıfta kaldı.

Ancak suzanna'nın (ilgili ilk yazının yorumunda) dediği gibi Beyoğlu bağımsız belediye başkan adayı Saime Ülfet Taylı Taş gibi Belgin Çelik de yerel siyaset sahnesinde farklı bir söz söylenebileceğini, bu sözü söylerken hatırı sayılır büyüklükte destek alabileceklerini gösterdi. Alınan destek ve dolayısıyla reel bir sonuç elde etmek ile siyaset sahnesinde boy göstermenin sembolik önemini ayırmak gerekirse, ilki için Taş'ın %0.32'lik 406 oyu belediye başkanlığı gibi büyük ölçekteki bir yarışta pek reel başarı şansı yakalayamadı. Çelik'e çıkan 80 oy ise mahalle ölçeğinde güçlü bir aday olduğunu kanıtladı. Her iki durumda da, siyasetin erkek egemen oyununa yakıştırılamayan adaylar, varlıklarıyla oyunun kurallarını sorguya açtılar.

29 Mart 2009 Pazar

Yerel Seçimlerin Sonucunu Gösteren Haritalandırma Nasıl Olmalı?

Tahmin edersiniz ki, bu seçim beni çok mobilize etti. Daha ben bu seçim hakkında yazarım. Yazılacak şey çıkacak zira: Örneğin, CHP'nin il genel meclisi seçiminde Türkiye'de %17,5 oy alıp, belediyelerde %24 oy alması. Al sana Baykal, bundan daha açık "defol git" nasıl denir acaba?

Neyse, bu sonuçlar daha kesine yakın bile değil, o yüzden bu erken değerlendirmeleri bırakalım, seçim sonuçları nasıl gösterilmeli (medya tarafından) ona odaklanalım.

Bizde yerel yönetim mantığı sanıyorum ülkenin %99'u tarafından halen kavranabilmiş değil. Artık anlaşılması gereken şey şu ki, "il eşit değildir şehir". Medyanın da seçim sonuçlarını verirken bu hatayı yaptığına şahit oluyoruz. Yani Bursa Büyükşehir Belediyesi sonuçlarını sanki o ilin tamamını yansıtıyormuş gibi veriyorlar. Oysa ki, Bursa Büyükşehir Belediyesi için o ilin yalnızca üç ilçesinde oturanlar oy kullanıyor, çünkü bu bu belediyenin yönettiği alan sadece o üç ilçeyle sınırlı. Aynı hata merkez ilçe belediyelerinde de yapılıyor. Bu sorunu, il adlarıyla şehir adlarını birbirinden ayırmadan nasıl çözeriz, biri bana anlatsın.

Bence seçim sonuçları haritalandırılırken üç Türkiye haritası olmalı. Bunlar:

A – İllere bölünmüş, il genel meclisi seçimi sonucuna göre renklendirilmiş.
B – İlçelere bölünmüş, ilçe belediye başkanlığı seçimleri sonucuna göre renklendirilmiş. Çünkü il belediyesi diye bir şey yok. Yozgat Belediyesi Yozgat ili belediyesi değil, Yozgat Merkez ilçe belediyesi.
C – İlçelere bölünmüş, büyükşehir belediyelerini oluşturan şehir sınırları (il değil) gösteriliyor, büyükşehir belediye başkanlığı seçim sonucuna göre renklendirilmiş. Çünkü büyükşehir belediyesi il belediyesi değil, birden fazla ilçenin biraraya getirilmesiyle kurulmuş bir üst belediye. Örneğin, Bursa Büyükşehir Belediyesi için yalnızca Nilüfer, Osmangazi ve Yıldırım ilçeleri oy kullanıyor. Yine Bursa ilinin (Bursa şehrinin değil) bir ilçesi olan (ama uzak ilçesi, yani aslında “kaza”sı) İznik’te oturanlar, yerleşim birimi olarak Bursa şehrinde değil, İznik şehrinde oturduklarından Bursa Büyükşehir Belediyesi için oy kullanmıyorlar.

Böyle bir ayrıştırma yapan bir TV kanalı ya da website bulan varsa, Allah rızası için beni bilgilendirsin. Diğer seçim sonucu haritaalarına bakarken, sevgili dostlar, şunu hatırımızdan çıkarmayalım: İl eşit değildir şehir. Bir tür dezenformasyon diğer türlüsü çünkü.

Bir de: GO KILIÇDAROĞLU GO! Bence bu adam için en hayırlısı, %40'ın üzerinde, ama Topbaş'ın 1-2 puan gerisinde seçimi kaybetmek olacak. Böylece, asıl ilerleyebileceği alan olan ulusal siyasette kalacak, ama fark yaratabildiğini, CHP'nin İstanbul'da %40'tan fazla oy alabileceğini göstermiş olacak. Siz ne dersiniz?

27 Mart 2009 Cuma

Siyaset Sahnesinde Farklı Bir Muhtar


Temsili sistemin faraziliğini, liberal demokrasinin meşruiyet krizlerini yoğun bir şekilde hissetsek de her seçim küçük de olsa bir değişim heyecanını içinde barındırıyor. 2009 yerel seçimleri de keza. Ancak bu seçimin heyecanını öncekilere göre arttıran bir yanı da var, en azından bir mahalle için: Beyoğlu'nun Katip Mustafa Çelebi Mahallesi. Ulusal basında az da olsa muhtar adayı Belgin Çelik ile duyulan bir mahalle. Heyecanın kendisi de birebir Belgin Çelik'in kendisi. Çelik, Uluslararası Af Örgütü dahil çeşitli sivil toplum kuruluşlarında görev almış, hala Lambda İstanbul'da aktif olarak çalışan bir transseksüel. 30 yıldır bu mahallede yaşıyor ve Amargi'den arkadaşlarının teklifiyle muhtarlığa adaylığını koyduğunu söylüyor. Mahalleliyi çok iyi tanıdığı ve sorunları iyi bildiği için de seçilme şansının yüksek olduğunu belirtiyor.

Gerçekten de bu mahallenin Türkiye'nin siyasi sınırında bir hali var: İnsan Hakları Derneği ve İnsan Hakları Vakfı'nın İstanbul şubeleri, Lambda, Amargi, Mor Çatı hepsi bu mahallenin sınırları içinde bulunuyor. 60lara kadar nüfusunun büyük bölümünün Ermeni ve Rumlardan oluştuğu biliniyor. Şimdi ise, bölgesel konumu itibariyle olduğu gibi, Cihangirle Tarlabaşı arasında, sonrakine daha yakın, bir mahalleli profili söz konusu. Sanatçı ve öğrencilerin sakinlerin önemli bir bölümünü oluşturması Çelik'in seçilme şansını daha da arttırıyor.

Mahallede biraz gezindiğinizde, Çelik'in en büyük rakibinin Cemal Şahin olduğunu anlıyorsunuz. Neredeyse her beş metrede bir, sokakların göze batan köşelerinde ikişer üçer posterlerlariyle karşılaşmak mümkün. Bu bolluğun kaynağının, sahibi olduğu emlakçıdan geldiği dükkanının önüne gelince anlaşılıyor. Şahin emlak, mahallenin en nüfuzlu emlakçısı ve bugünlerde dükkanların vitrinlerini kaplayan posterlerden esnafla arasının da iyi olduğu anlaşılıyor. Bir diğer aday da şimdi görevde olan muhtar Salih Kahveci. Sokaklarda pek adı geçmese de, seçmen kartlarını almaya giden mahalleliye kartı kendi adı yazılı pusulaları ve posterini zımbalayarak vermesi, beraberinde de bürokratik bir işlem için yol gösten bir üslupla muhtarlık zarfına bu pusulanın damgalanıp koyulması gerektiğini anlatması açıkça usulsüz de olsa Kahveci'nin seçilme şansını arttırıyor. Sonucun ne olacağını kimse bilmiyor ancak Belgin Çelik cepesinde güçlü rakiplere rağmen umutlar yüksek.

Çelik seçilirse mahallenin yeşil alanlarını arttıracağını, şehir planında çoçuk parkı olarak gözüken ancak sonra otopark mafyası tarafından ele geçirilen alanı aslına döndüreceği, aksayan çöp toplama saatlerini bir düzene sokacağı gibi çeşitli vaatleri ön plana çıkarıyor. Ancak kendisinin seçilmesi durumunda önemi mahallenin sınırlarıyla da kalmayan iki siyasi yenilik ufukta gözüküyor. İlki kuşkusuz, Türkiye'de ilk defa bir transseksüelin devletin yönetim organlarından birinde görev alacak olması. Bu kadınların siyasete katılım oranlarının İranla yarışan düzeyde (tam istatistiği bilmiyorum ama aklımda böyle kalmış) olduğu bir ülke için radikal bir yenilik. Çelik'in adaylığı, geçtiğimiz haftalarda Ebru Soykan'ın öldürülmesiyle tekrar şahit olduğumuz homo/transfobik şiddete neredeyse alışık olan bir ülkede, buna maruz kalanların yanı sıra diğer tepkililer için de büyük bir teselli ve umut oluyor. Basit bir muhtarlık neleri değiştirebilir diye sorulabilir. Elbetteki Türkiye'nin genelinin fobilerinden biraz sıyrılabilmesi, farklı olana yönelik tahamülsüzlüğünü kırabilmesi için daha çok yol kat edilmesi gerekiyor. Ancak kişiliği ve becerisiyle ön plana çıkan transseksüel bir mahalle muhtarının varlığı, bölgesel ve ülke çapındaki eşcinsel hareketlerine bir itki sağlamanın yanı sıra, toplumun eşcinsellere yönelik algısında da olumlu değişikliklere vesile olabilir.





Avrupa ve Amerika'daki eşcinsel hareketleri de böylesi küçük mücadeleler ve zor başarıların üzerine bina olmuş. Şimdiki özgürlükçü kültürlerini çok değil otuz kırk sene evvel yükselen eşcinsel hareketlerine borçlular. Milk filmi dolayısıyla gündeme gelen Harvey Milk, 1977 yılında Amerika'daki ilk cinsel kimliğini gizlemeyen eşcinsel eyalet meclisi üyesi oluyor. Sean Penn'in şahene oyunculuğuyla, Gus Van Sant'ın elinden izlediğimiz film Los Angelis'ın Castro sokağında zorluklarla dolu bir mücadelenin bütün ülkedeki eşcinsellere nasıl ilham ve cesaret kaynağı olduğunu da gösteriyor. Filmde Sean Penn'in ağzından Milk'in önemli bir siyasi düsturunu da duyuyoruz: siyaset arenası bir tiyatro gibidir, orada mesele sonuç değil görünür olmak (birebir bir alıntılama değil, aklımda kaldığınca yazabildim). Siyasete dair benzer bir içgörü, Türkiye'de Belgin Çelik'in muhtar adaylığının da ehemmiyetini gözler önüne seriyor.

Çelik'in seçilmesi durumunda öncülük etmeyi taahhüt ettiği ikinci siyasi yenilik de katılımcı bir yönetim şeklini devreye sokmak. Çelik "yalnızca oylarınızı değil, fikirlerinizi de istiyorum" diyor. Her ay yapılacak mahalle toplantılarında, sorunları mahallelinin doğrudan katılımıyla çözüme ulaştırmayı amaçladığını belirtiyor. Bu ikinci yenilik, ilki kadar emsalsiz değil. Fatsa'dan sonra İzmir Karşıyakadaki Karşıyaka Kent Meclisi'yle, Hopa'daki mahalle meclisleriyle yerel halkın katılımına dayalı demokratik usul Türkiye sınırlarında uygulanmamış değil. Ancak ilki askeri müdahaleler, sonrakiler de belediye başkanlığındaki değişimler sebebiyle devam ettirilememiş (bu konuyla ilgili ayrıntılar için bkz: Yavuz Yıldırım'ın Birikim Mart 2009 yazısı). Belgin Çelik'in olası muhtarlığı, küçük çaplı da olsa doğrudan demokrasinin Türkiye'de yeniden tecrübelenmesinin yolunu açabilir gibi görünüyor.
Çelik, liberal demokrasinin iki geleneğinin de bir türlü yerleşemediği topraklarda hem birey haklarını hem katılımı ön plana çıkararak mahallesi için küçük ama Türkiye siyaseti için büyük bir adım atıyor. Üstelik, farklı olanın kabulünün gerçek bir demokrasi için temel koşul olduğunu hatırlatarak.

24 Mart 2009 Salı

Yalnızlık Çağının Umutsuzlarına…

Soruyorum size: biz ne zaman kaybettik ‘biz’i? Tam olarak ne zaman bir şeyleri yitirdik? Yok yok, şimdi başlamayın o ‘tamamlanmamışlık’ felsefelerine. Ha belki şöyle derseniz olur, bizim kuşak, hani 1990ların başında çocuk olanlar, biz zaten böyle bir dünyanın içine doğduk, o bile kabulümdür. İster 25 yaş bunalımı diyin, ister varoluşsal sorgulamalar, hem yalnız hem umutsuz birinin anlatacaklarına kulak verin. Yazıyı bitirdiğinizde, içinizden “aman neyse ki ben böyle değilim” diye geçirmeye gayret edin ;)

Bu yazıyı yazıyorum çünkü gözlemlerime göre en azından bu konuda yalnız değilim. Buna sevinmeli miyim bilemiyorum. Haydi başlayalım…

En çok didiştiğiniz iki şey var. Birincisi, kendiniz. İkincisi ise, tabii ki, zaman.
Hayatınız hep ikilikler üstüne kurulu. Bir yanınız, anı yaşamaya çalışıyor, kendinizi sevmeye, keşfetmeye. Mutlu olmak istiyor, sadece keyif almak. Öbür yanınız, gereklilikleri anımsatıyor. Ders çalışmak, sınıfı geçmek, para kazanmak, kariyer yapmak, saygı duyulmak. Bir yanınız dünyayı değiştirmek istiyor; öbürü dünyaya ayak uydurmak. Bir yanınız aşık olmak istiyor; öteki terk edilmemek.

Didişip durduğunuz ‘zaman’ mefhumuna ‘bir zaman’ kadar sonra teslim olursunuz muhtemelen. Hani o ikinci hale. Belki yukarıda saydığım o ‘bir yanınız’ı çoktan unuttunuz bile. Çünkü ünlü düşünürün de dediği gibi düşündüğünüz gibi yaşamazsanız yaşadığınız gibi düşünürsünüz. Buna rağmen hala içinizde bir küskünlük, bir yenilmişlik duygusu varsa, işte bu yazının öznesi sizsiniz. Sizi kahreden bu durum hem sizin umutsuzluğunuz, hem de gücünüz hiç kullan(a)madığınız.
Her türlü bağ(ım)lılıktan korkarsınız. Sigara kullanıyor musun sorusuna hayır dersiniz, saymamışsınız ama günde 4-5’e çıkmış, yani bir paket 4 günde bitiyor. İçmediğinizi kendinize kanıtlamak için inadına almazsınız yenisini. Sonra bu yazıyı yazarken işte böyle kıvranırsınız. “Hayır, ben isteyince yapabilirim” ya bütün derdiniz!

Veya biriyle berabersiniz. Güzel vakit geçiriyorsunuz, çok hoşlanıyorsunuz. Hem bağlılık sözleri duymak istiyorsunuz, hem de duyunca buz gibi soğuyorsunuz. Duymazsanız, duyuran siz oluyorsunuz. Aman tanrım yoksa bağlanıyor musunuz?! Bu gidişin sonu hayra değil, hemen ayrılıyorsunuz.
Ne de olsa siz, tek başınıza da yapabilirsiniz!
Kırıldığınızı kimseler bilmesin, hemen kendinizi toplayabilmek istersiniz.
Bir daha aramak mı, eksik olsun dersiniz.
Çünkü, “gülünç” değil “güçlü” olmalısınız. Çünkü, dimdik durabilmelisiniz ayaklarınızın üstünde.
Arkadaşlarınız… Kimselere güvenemezsiniz. Belki bir-iki kişi, o kadar. Diğerleri selamlık sabahlık. Ne zaman tam güvenecek olursunuz, cık bir “yanlış”ını görürsünüz, tamamen silinir gözünüzde. Bir anla, bir dinle, yok. Sanki olacaksa hiç hesapsız, hiç yanlışsız olmalı. Yine tek tabanca gezinen sizsiniz ıslak caddelerde.
Bir yazarın dediği gibi, “zaman birlikten kuvvet doğurmanın değil, tek başına dimdik ayakta durabilmeyi becerebilme zamanıdır”* çünkü.
İnceden gurur duyarsınız kendinizle. İlkeleriniz vardır ya çünkü, kimselere eyvallah dememişsinizdir ya, böyle böyle yalnızlığı seçmişsiniz sonunda.
Siyasetle ilgilenirsiniz. Ama nasıl demeli, hiçbir düşünce sizi tam kalbinizden vuramaz. Ne yaparsanız yapın, suya yazı yazmak hissinden kurtulamazsınız.
Hiçbir şeye ait hissedemezsiniz kendinizi. Hiçbir toprağa, hiçbir millete.

Omuz omuza yolları arşınlayacağınız dava arkadaşlarınız olamaz. Davanız yoktur çünkü. Varsa yoksa kendiniz.
Peki var mı size ait bir şeyler?
Çok sevdiğiniz çantanız mı mesela, ayakkabınız mı? Kitaplarınız mı, fetişistçe raflara dizdiğiniz?
Nedir sizi siz yapan? Hani o çokça dillere dolanan, sosyal bilimlerin müthiş buluşu “kimliğiniz” nerede?
Ne istiyorsunuz bu hayattan?

Hayır, bu “yalnızlık ömür boyu” hikayesi değil kardeşim! Başka bir şey…

Yalnızlık çağının korkunç umutsuzluğu…
Peki siz, bu umutsuzluğu alıp başınızın üstüne mi koyacaksınız, yoksa direnip var olmayı mı seçeceksiniz?
Yani,
“Umut, insanda!”**

mı diyeceksiniz?








*Can Dündar, http://www.candundar.com.tr/index.php?Did=2116
** Nazım Hikmet, Umut adlı şiirinden…

21 Mart 2009 Cumartesi

SAYIN BASBAKANIM

Derlenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan hakkındadır.




halka layik tek lider e selam olsun haldeşip deyip halden anlayan mizana vurmadan telden anlayan selamdan kelamdan dilden anlayan gönüllerin dostu recep tayyip erdoğan başbakanimizi takdirle takip ediyor rabbim mahçup etmesin dosta düşmana karşi hep başi dik bahti açik olsun allah başimizdan eksik etmesin diyorum ilk defa ak partiye oyumu vereceğim tek isteğim dik duran liderimiz yaninda dik fotoğraf çekilmek allah yar ve yardimciniz olsun cihan fatihi büyük başkan dunya başbakani davos fatihi allah seni basimizdan one minutes eksik etmesin 37padişahimiz sayin recep tayyip erdogan sen bizim herseyimizsin biz son 8 yilda türkiye gelişiyor türkiye ileri gidiyor diyoruz ak parti den iyisi yok diyoz ama bazi kotu olaylarda var keske bunlar olmasa sizi seven sayisi artacak biliyoruzki medya hersey yapar isterse vatan severi vatan haini vatan hainini vatansever yapiyor biraz daha medyanin yaptigi yanlislar engellense eger yapiliyorsa yolsuzluk filan sallama ama bunlarin onu engellense ak partiden iyisi olmuyacak sayin başbanimiz allah sizi başimizdan eksik etmesin gerçekten türkiye için çok şeyler yaptiniz ama bingölü unuttunuz inaniyorum siz unutmamişsinizdir ama vekilleriniz unuttu türkiye rekoru kiran bingöl ne yazikki hizmet alamama rekoru kirdi yerel secimlerde buyuk hatta kesin ihtimal diyem dtp alacak cunku halk kirgin secilen adayida il meclis uyelerinide bu halk sevmiyor sayin basbakanim siz secimleri yüzde 60 ile allacaksiniz ama biraz ekonommi ile ilgilenin konyada komgida sirketinin 28 adet fabrikasinin calismasi icin yardimci olun issizlik azalsin ciftciye seanen kecisi kradisi verin inekcilik kradisi yeter istiklal mah önder sokak sokak girişinde kocaman 2 çukur her girişte muhakkak düşüyor araçlar merkez mi bakar serdivan mi bilmiyorum ama bu seçim arefesinde 2-3 kürekle olacak işi neden halletmezler bilmiyorum hadi bşehir yeniden aday değil serdivan sokağin diğer ucu da farkli değil ilgi ve bilginize sayin başkanim öncenikle yüce allahin selameti sizinle ve ekibinizle olmasini diler kurban oldugum allahim sizleri başimizdan eksik etmesin başkanim avrupa ve ülkemizde global kriz var benim sizden istediğim rica ettiğim ben annemin ve babamin yaşadigi yani samsuna gitmek istiyorum şuan işsizim 2 cocugumla kaldim istanbulda caresiz enazindan samsunda evimiz var bütün canlarim orda sadece samsunda bana bir iş bulmanizi istiyorum sizleri okadar cok seviyorum anlatamam saygilarimla başbakanim doğum gününüz kutlu olsun allah yolunuzu açik etsin syn başbakanim benim abim kapss ye girdi ve 71 puan aldi ve hala atanamadi buna çözüm getirmenizi istiyorum saygilarimi ar z ediyorum seninle gurur duyuyoruz başbakanimmmmmm allah seni başimizdan eksik etmesin allah cc sizleri muhalefetin şerrinden esirgesin bu gün belirli dernek ve odalar finans çevreleri başbakanimizi imf ile anlaşmaya zorluyoreğer milletini düşünen bir başbakanimiz olmasaydi (gecmiş örnekleri vardir)hemen koşulsuz baskilara göğüs germeden borca sokardi biziama başbakanimiz sağ olsun önce milletimin menfaati diyerek haybeye borca sokmuyor bizleri teşekkürler başbakanim teşekkürler ak partinin ak kadrolari sayin başbakanim ben bir öğrenciyim 3sinifa gidiyorum bizlere dağittiğiniz bedava kitaplar için size çok teşekkür ediyorum sağolun size bir şey söylemek istiyorum sizi çok seviyorum bende inşallah sizin gibi dost doğru olup vatana ve millete yararli bir başbakan olucağim milletimi öteki devletlere ezdirmiyeceğim bende sizin gibi hep haklinin yaninda olucağim sizi çok sevdiğim gibi sizi her zaman ve daima destekliyorum sizin gibi bir başbakanimiz olduğu için milletim gibi bende çok gurur duyuyorum inşallah başimizdan eksik olmazsiniz sayin başbakanim allaha emanet olun sizi hep örnek aliyorum sizi cok seviyorum bu milletin tek kurtuluş yolu vardir o yolda adalet ve kalkinma patisinden geçer ben 14 yaşin da bir öğrenciyim okulun ilk günü sinifa girdiğimde masanin üzerindeki kitaplari görünce mutluluktan havaya uçarim hemen içime o güzel kitaplari açip okuma duygusu siner ve o kitaplari açip okuduğumda allahim bize bu kitaplari verenlerin buraya ulaştiranlarin bu siralara bu güzel kitaplari koydurtanlarin işinin rast gitmesini sağla deyip dua ederim allah başbakanimiz recep tayyip erdoğandan razi olsun amin recep tayyip erdoğan: dünya lideri sayin genel başkanim sizi saygiyla selam ederim ben 14 yaşindayim tek hedefim bu güzel ülkenin bana verdiği emekleri boşa çikarmamak için polis olmak bu sene den sonra liseye geçeceğim inşallah polis kolejine girerim umuyorum ki inşallah polis olurum ve bir gün bu güzel vatanin uğruna şehid olurum başbakanim ben siyaseti çok seven biriyim her alanda ak partiyi ve sizi savunmaya çalişiyorum eğer polis olamazsam sizin partinizden 25 yaşina gelnice milletvekili olmayi düşünüyorum başbakanim bide kayseriye ne zaman geleceksiniz davos fatihi seninle gurur duyuyoruz sayin başbakanim size methiyeler yazmak için kainatin harfleri yetersiz kalir zaten ihtiyaciniz da yok yüce rabbim biliyor kimin ne yaptiğini allah'tan tek dileğim ve dua'm size uzun ömür versin ve başimizdan eksik etmesin sadece bir isteğim var sizden ne olur şu siyaseti rant araci olarak görenlerden şahsi ikbal peşinde koşarak tüyü bitmemiş yetim hakki kamu malina musallat olanlardan temizleyin velevki kardeşiniz de olsa sayin başbakanim be 11 yaşindayim sizin okuluma gelmenizi istiyorum ben kuleli ilk öğretim okulunda okuyorum tadilat yüzünden kudret saraç ilk öğretim okuluna gidiyorum 2hafta son ra kendi okullumuza gidicez bu seçimlerde oyumuz size saygilarimla bir süre öncesine kadar kendisine ve ideolojisine temkinli yaklaştiğim sayin başbakanimiz davos'ta yaptiği çikiş ve arkasindan hükümetçe dişişleri ve içişlerinde izledikleri kontrollü ve başarili idare ile tam güvenimizi ve sevgimizi kazanmiştir. türkiyemiz'e mustafa kemal atatürk'ten sonra masabaşinda en büyük siyasi zaferi kazandirdiğiniz için teşekkür ederim iç ve diş siyaset ve idarede bu güzergâh takip edildiği müddetçe arkanizda değil yaninizda safimizdayiz saygilar muhabbetler merhaba sayin başkanim toroslar teşkilatinda çalişan bayanlar adina size olan hayranliğimizi belirtmek isterim sizden ricam seçim sürecinde mersine gelmeniz biz bayanlari ve mersin halkini sevindirecektir gelin hep beraber mersine sahip çikalim inşaallah 29 martta büyükşehirde ve ilçelerde ak parti galip gelir saygilarimla sizi mersine bekliyoruz sayin başbakanim keşke oğlunuz şu gemi işine veya işte mücevher işi diyorlar onlara girmese idi ne olurdu mutavazi bir iş yapsa idi evet hakkidir belki kimse ona karişamaz ama siz gerçekten bu dünya için önemli bir lidersiniz yani ne olurdu olmasa idi selamun aleykum sayn basbakanm ben adana imama hatip mezunu bir kardesinizm bu sene ilk defa oy kullaniyorm hakkinzda bildgnz uzere bircok sey soyleniyor belgeli weya belgesz o gercegi bu gercegi diye hic birini umursamiyorm ama oy kullanmak demek webal demektir bildginz uzere oy werdgm partinin icraatlarina katilms desteklems oluyorsn bu da buyuk bir webaldr sizden aciga kawstrmanzi istedgm sadece bir konu war onn cewabini alabilirsm oyumu kullanacagm yok alamazsam bos atacagm iraga sortiler neden bzim ussumuzden atildi orasi amerikann biliorm ama bunu o kardeslermzn uzerne o bombalarn nedn atildgni yani sizn neden izin werdgnzi bole birseye bilmek istiyorm bunun webalini tasiyabilecegmi sanmiyorm bi yuzden bir aciklama bekliyorm lutfn yardm ediniz icimz rahatlasin selametle aeo selamun aleykum


20 Mart 2009 Cuma

Bach, Heavy Metal dinlemez miydi? (2. Kısım)

Dünyanın en hızlı hareket eden ellerine, parmaklarına sahipken yatağa bağlanıp gözlerinden başka yerini hareket ettiremez hale gelen gitaristin ibret verici öyküsünü anlatır. Heavy metal müzisyenlerinin virtüözite kavramını araçsallaştırmaları hakkındadır.


(Devam) …Paganini’nin şöhretinin sıradışı hale gelmesi, sıradışı kişiliğinden olsa gerek. Kendisinin sanatına ve mucizevi yeteneğine müstehzi, alaycı bir tavırla yaklaştığı söylenir. Sahnede o deli kapriçyoları çalarken bazen cezbeye tutulmuş gibi konsantre olur, bazen ise “yeterince umursasam bundan bile daha iyisini yapardım” yollu bir rahatlığa bürünürmüş. Bu; çağdaşı meslektaşlarını kıskandırmış, seyircilerini de büyülemiş olmalı. Kiliselerde, Tanrı’nın büyüklüğü karşısında boyun büken dingin ve uhrevi bir uğraş olarak başlamış olan çoksesli Batı müziğinin konser sahnelerinde bir idol-kitle ortak katharsisine, bir libido boşaltım metaforuna dönüşmesi o zamanlarda mı başlamıştır?

Paganini’nin önceki kısımda bahsettiğimiz 5. kapriçyosuna geri dönüp, besteci ile heavy metal arasında kurduğumuz paralelliklerin kesişimine koyalım. 5. kapriçyonun bir çağdaş yorumcusundan bahsedelim. Adı Jason Becker’dir. Elektrogitarist. 80’lerin “hair metal” donundaki gitar kahramanlarının en genci, en afillisi, en acıklısı. 17’sinde meşhurdur. 18’inde, (daha sonra Megadeth’e katılacak olan) Marty Friedman ile Cacaphony’yi kurarak Speed Metal Symphony’yi kaydeder. Bu kaydın belki çiğlikleri, olmamışlıkları vardır, ama çift “lead” gitaristin birbirleriyle atışmaları fikri üzerine kurulmuş, gerek teknik gerek (ego koordinasyonu nedeniyle) idari yönlerden icrası pek müşkül bir projenin meyvesi olması itibariyle büyük bir cesaret örneğidir. Bu arada, her iki gitaristin teknik virtüözitelerinin vahşi bir gösterisidir… İmdi, bu Jason’ı meşhur eden biraz da sahnedeki performansıdır. Tek eliyle gitarın klavyesi üzerinde hız denemesi yaparken diğer eliye yoyo sallayarak sahnede sıkıldığını belli eden laubali, yaramaz çocuk tavırları seyircileri çıldırtır. Sanki elindeki yoyo, seyircinin çığlıklarının düzeyini belli edip değiştirmeye yarıyordur. Jason, kendisine bahşedilen armağanı beğenmiyor, tanrı vergisi yeteneğinin kıymetini bilmiyor gibidir.

Jason 1988’de 19 yaşındayken, Paganini’nin 5.kapriçyosunu elektrogitara uyarlayıp bir gitar dergisi için kaydeder: http://video.google.com/videoplay?docid=-8725540685439152718&hl=tr. Video kaydının sonunda Jason, kendisine keyif veren, ama o kadar da umursamadığı bir işin insanlarda neden bu kadar hayret uyandırdığını anlayamayan bir çocuk gibi kameraya gülümsemektedir.

Bir yıl sonra Jason ellerinde bir tembellik hissetmeye başlar. Doktora gidilir ve teşhis konur: Amyotrophic Lateral Sclerosis. Bunun anlamı; ellerinin gittikçe yavaşlayacağı, vücudunun gittikçe güç kaybedeceği, bacaklarının vücudunu taşıyamayacağı, yatağa düşeceği, giderek konuşmayı bırakacağı ve muhtemelen üç yıl içinde öleceğidir. Dünyanın en hızlı ellerinin bir şeyler daha çalıp kaydetmek için pek zamanı kalmamıştır. Jason vakit kaybetmez. Kafasının içinde onu rahatsız eden notalar, dışarı çıkmak için uğraşıp şakaklarını zorlayan melodiler vardır çünkü. Çıkarır. Daha kolay tekniklerle, azalan gücünün el verdiği imkanlarla bir albüm daha kaydeder. Bethoveen’in sağırlığı tek tesellisidir.

Ama Jason ölmez. Hala da ölmedi. Yaşıyor. Dünyanın en hızlı elleri hissiz, kımıldamıyor. Kollar kımıldamıyor. Omuz sabit. Boyun kımıldamıyor. Ağız kapalı, gülümsemeye benzer bir çarpıklık dışında, kımıldamıyor. Jason Becker konuşamıyor ve gözleri dışında bir uzvunu kımıldatamıyor. Kıymetini bilmediği, uğruna minnet duymadığı mucizevi zanaatkarlığı onu terk etmiş. Ama müzik kafada kalmış. Kafa zehir gibi çalışıyor. Jason Becker, bir arkadaşının kendisi için tasarladığı bilgisayar sayesinde, yalnızca gözlerini kullanarak, her notayı ayrı ayrı bastığı çıldırtıcı yavaşlıktaki bir tempoyla kafasındaki müziği doğuruyor. Artık, yeteneğinin her kırıntısını tutumlu kullanmasını gerektiren temkinli bir tekniğe dayalı; daha dingin, durulmuş bir müzik bu. Ama aynı ölçüde güzel. Jason’un bilgisayarda besteleyip yazdığı müzik, kiralanan müzisyenler tarafından çalınıp kaydediliyor. Ve hala yeni Jason Becker albümleri yayınlanıyor. Bunların arasında, dansçıların notaları giyindikleri bir kareografiyle sahneye konulan bir rock-bale de var (Bunların ayrıntıları için Jason Becker hakkında belgesel: http://video.google.com/videoplay?docid=1775128028743135037&hl=tr).

Bir mesnevi yazıyor olsaydım bu kıssadan çıkan hisseyi şöyle koyardım: Ey sanatçı, her şeyden önce bir zanaatkar olduğunu unutma, istidadına özen göster ve göz nurun ile kutsa onu. Değerini bil, meğer ki bir felaket onu sana bildire! Bu hikayede heavy metal’in bir durumu resmedilmektedir aslında. Bu durum, yeteneğin ve teknik ustalaşmanın bir gösteriş unsuruna dönüşmesi, kendine hayran bir ego’nun dış dünya ile kurduğu libidonal iletişimin bir aracına indirgenmesidir. Daha geleneksel müzik türlerinde bir dirsek çürütme ahlakı ve usta-çırak ilişkisi içinde konumlanan; elde edilmesine çile ve arınmanın, sergilenmesine tevazu ve olgunluğun eşlik ettiği ustalık; burada bir meydan okuma ve taşma (Van Halen’ın başlıca gitar gösterisinin adı boşuna mı “Eruption”?) eylemine hizmet eder. Müziğin sanki bir maddi dokunuşa, icracının bir arzu nesnesine, dinletinin kolektif bir mastürbasyona dönüşmesi söz konusudur. Heavy metal’in doğrudan kinestetik zekaya hitap eden, hareket güdülerini seferber eden kuvvetli ritmik yapısı bu maddileşmeyi tesis etme gücüne zaten fazlasıyla sahiptir.

Elbette ki sanatta ustalık her daim bir kendini aşma (hatta makbul olanı bu olmasa da biliriz ki, tevazu maskesi arkasında saklanmış bir “diğerlerini de” aşma) iddiasıyla güdülenir. Sanatın kovaladığı şey nadiren sadece “güzeli” yapmaktır. Daha çok “daha güzelini” yapmaktır. Aşmaktır. Evet, bu böyledir. Fakat aşma eyleminin parametreleri bir güzellik idealinden ziyade; büyüklük, yükseklik, hız gibi nicel ölçülerle değerlenir hale geliyorsa, burada sanatın yerini yavaş yavaş mühendisliğe bırakması söz konusudur. Ve böyle bir anlayışla ortaya konan eserlerin, birer mühendislik harikası olsalar bile, sanatsal değerleri hayli su götürür olacaktır. Heavy metal’de hızlı çalma fikrinin bir fetişe dönüşmesi işte bu sıkıntıyı yaratıyor. Bunun da en iyi örneği İsveçli neo-klasik metal gitaristi Yngwie Malmsteen olsa gerek. 20’li yaşlara varmadan, bir insan evladının parmaklarının erişebileceği son hıza varmıştır. Her şeyi çalabilir. Hız ve icra mükemmelliği açısından kendini geliştirebileceği bir ufuk kalmamış gibidir. Ve maalesef bu ona yetmiştir. Müzik anlayışını, besteciliğini geliştirmek bu mühendisin aklına gelmez. Barok ve klasik müzik yapılarını heavy metal’e yedirdiği ilk birkaç albümünden sonra Malmsteen’in gitarından bir yenilik, şaşırtıcı bir melodi, bir “hikaye” nadiren çıkar. Malmsteen, ondan belli bir müziği duymak isteyen bir hayran kitlesinin (ki nedense bunlar Japon oluyor) beklentilerine yanıt veren, düzenli aralıklarla albüm yapıp turnelere çıkan ve (eğer kaydedilerek bilahere yayınlanacak bir konser değilse söz konusu olan) sıkıcı konserler veren bir power metal idolüne dönüşür. Yıllar önce İstanbul’da izledim onu: Sahnedeki duruşuyla “bakın ben neler yapabiliyorum” diye bağırıyordu. Bir ara karısını çıkardı meydana. Bir Türk. Çok güzel bir kadındı. Seyircisine daha da sevimli görünmek için mi yaptı bunu, yoksa “bakın, karım da çok güzel, benim o” demek için mi?

16 Mart 2009 Pazartesi

Bayburt var mı? Empirik Bir Araştırma


Beni böylesi bir araştırmaya iten neden açıkcası benim bu Bayburt denen şehrin gerçekte varolduğundan şüphe duymam. Hipotezime göre birileri bizim böyle bir yerin olduğuna inanmamızı istiyor. Oraya gitmeyi zaten geçiyorum çünkü ne ben, ne herhangi bir akrabam ne de bizim bi arkadaş oraya gitmiş değil şimdiye kadar, duymadım yani. İlin internet sitesindeki (www.bayburt.gov.tr) ulaşım linkine tıklıyorum çalışmıyor. As Bayburt Turizm denen şirketi arıyorum defalarca, açan yok. Şüphelerim gittikçe artıyor, düpedüz işgilleniyorum: Ya birileri bizim oraya gitmemizi istemiyor ya da ortada ters bi şeyler var. Diyorum o zaman madem keyfen oralara giden birisi yok etrafta, memleketin en ırak köşelerinden millet nasıl haberdar oluyor? Askerlikle. Etrafıma bakıyorum doğru. Babam Eleşkirt'te, Dayım Adıyaman'da, Amcam Batman'da yapmış askerliği. Genleri geliştiren, yaşlanmayı yavaşlatan süpersonik bir ilaç bulunup insan hayatı dört yüz yıla çıksa hayatta gidilmeyecek yerlerde gece iki dört arası nöbet tutturuyor TSK, tutmazsan fitil formunda getiriyor kaçarı yok. İşbu metodumun konuya uygulanabilirliğinden emin olduktan sonra sormaya başladım önüme gelen herkese kendisinin ya da herhangi bir tanıdığının Bayburt'ta askerlik yapıp yapmadığını: Negatif. Memleketin her köşesinden adamın toplandığı bir buçuk yıl boyunca hayattaki neredeyse herşey hakkında konuşan bu insanlardan hiç birisi bırak Bayburtlu olmayı oradan haberdar bile değildi. Alt komşu Kadri amca misal... Adamın askerliği askerlik değil gezelim görelim programı... Siirt'in Pervari ilçesinde zivzik narı yemiş, oturmaya kalmadan Bingöl Solhan'da Yüzenadaya gitmiş. O derece yani. O bile görmemiş Bayburtlu.

Dedim o zaman farklı bir metod kullanmak lazım. Kişisel tecrübeye dayalı askerlik metodu araştırma soruma cevap bulmamda yardımcı olmuyor zira. Aklıma bu sefer gelen plaka numaraları oldu. Öyle değil mi sevgili arkadaşlar, ne kadar ırak da olsa her şehrin o bi şekilde plakası vardır. Açtım google'ı, arattım: 69. Sayının karakterine kapılıp seviyeyi düşürecek espriler yapmadan eleştirel aklın metodları ile bunu başka kaynaklardan doğrulamak istedim. Öyle ya, internet denen nane de insan ürünü. Bayburt'un varlığına inanmamızı isteyenler tarafından yönetiliyor olabililir pek tabii ki de. Ne ben ne de etrafımdaki kimse Bayburt plakalı bir araç görmemişti ömrü hayatında. Bu nedenle kalktım konu hakkındaki bilgisinden şüphe duymadığım tek kişiye, babama. TRT'deki yarışma programına katılan bi arkadaşı bile aramıştı babamı ben lisedeyken Yozgat'ın plakasını sormak için. Babam da patlatmıştı 66'yı çakmak gözlerini kırpıştırmadan. Babamın gözümdeki kahramanlık seviyesi ne olursa olsun bilgisini yeniden sınamam gerekiyordu. Gazete okurken yanına gidip girizgahtan, hoşbeşten sonra annem çay koyarken arada Bitlis'i sordum önce. Dedi 13. Yanımdaki listeden kontrol ettim, doğru. İşi bir üst seviyeye getirip isim değişikliği yaşayan Kahramanmaraş'ı sordum sonra.(K'ye göre mi M'ye göre mi durumu misal benim kafamı çok karıştırmaktaydı) Adam saniye duraklamadı arkadaş, koydu 46'yı. Artık konu hakkındaki bilgisinin önünde saygıyla eğilmeye hazırlanırken 'peki Bayburt?' dedim. 'Bayburt mu?' dedi. Soruya soruyla cevap verildiğinde ortada bi terslik olduğunu anladım ama renk vermeden başımı onaylarcasına salladım. 'Bilmiyorum' dedi. Hayır babamı tanımasam dicem tamam savuşturmak istiyor, sıkıldı tabi adam ben ‘O ne? Bu ne?’ diye başının etini yiyince. Ama söz konusu kişi babam ve sorgulanan şey plaka bilgisi olunca 'bilmiyorum' cevabı durumun vehametini gösteriyordu.

Şüphelerim en yüksek seviyesine varmıştı ve fakat elimde son bir kriter vardı sorgulanacak. Bilindiği üzere her ilin bi meşhur yiyeceği vardır. Misal bursa'nın şeftalisi, Çorum'un leblebisi, Siirt'in fıstığı, vs. söz konusu yerlerin hiçbirine gitmese de insan bilir, yer (sever sevmez orası kişiye kalmış) bu meşhur şeyleri. İnternetten arattığım üzere bu “sözde” ilin sitesinde bu konuda herhangi bir bilgi yoktu. Bu bile düşüncemi güçlendirmeye yetiyordu ama ben yine de deney grubuma dönerek bu soruyu sordum “Bayburt'un nesi ünlüdür?” diye. Cevap babamınkiyle aynıydı: 'Bilmiyorum'.

İşte bu tamamen empirik, bilimsel metodlara dayanarak ulaştığım sonuc şudur ki Bayburt diye bir yer bulunmamaktadır. Yok efendim "Michael Jackson'dan Hugo Chavez'e dünyadaki herkese üç basamakta ulaşabilirsin" iddiaları havalarda dolaşırken ben daha Bayburt'a bi dolu basamakta ulaşamamaktaydım. Birinci elden hiç bir kaynak ulaşmamıştır tarafıma bu konuda. Varsa yoksa internetteki fotoğraflar, devletin atadığı vali fotoğrafları vs. unutulmamalıdır ki Abd'nin aya ayak bastığı dahi sorgulanmaktadır günümüzde ve koca koca nasa yetkilileri yüzlerce bilimsel kanıta rağmen (aydaki krater izleri, sıcaklık sorunu, bayrağın dalgalanması vs.) çıkıp evde bile yapılabilecek el kadar bi video görüntüsüyle bizi yemeye çalışmaktadırlar. Bu nedenle söylenene, gösterilene inanmaktansa Bayburt konusunda daha yetkin bilimsel çalışmalar yapılması gerekmektedir. Ha neden istesin o birileri bizim bayburt'a inanmamızı? İşleri güçleri yok mu bu birilerinin? Dedik ya daha yetkin, bilimsel ve cesur çalışmalar bunu ortaya koymalıdır.

13 Mart 2009 Cuma

Wallerstein ve Kapitalizmin Sonu

Bilgi Üniversitesi, geçen yıl yitirdiğimiz Prof. Faruk Tabak’ın anısına geçtiğimiz hafta sonu “Küresel Perspektifte Tarih: Faruk Tabak’ın Çalışmaları Anısına” başlıklı bir konferans düzenledi. Açılış konuşmasını yapmak üzere ise 6 Mart Cuma akşamı, ünlü sosyal bilimci Immanuel Wallerstein’i ağırladı.

Wallerstein, hayatını sistem eleştirisine adamış, kapitalizmin ekonomik, sosyolojik ve politik çözümlemelerine katkıda bulunmuş, bunu yaparken sistem karşıtı sosyal hareketleri incelemiş ve yer yer bu hareketlerin içinde yer almış bir sosyal bilimci. Marx’ın sınıf teorisini, Braudel’in kapitalizm analiziyle harmanlayıp uluslararası alana taşıyan ve konuya, bağımlılık (dependency) teorisinin sunduğu merkez-çevre ikilemi doğrultusunda yaklaşan dünya sistemleri teorisinin kurucusu ve savunucusu.

Wallerstein’i birkaç kelimeyle betimlemek kolay bir uğraş değil; kendisine haksızlık etmemek için, kim olduğundansa, konuşmasında öne çıkan noktaları paylaşmayı doğru buluyorum.

Wallerstein’e göre dünyada olup bitenleri üç ana kategoride irdeleyebiliyoruz; bunlardan iki tanesi zaten hepimizin farkında olduğu, bilinen şeyler. Üçüncüsü ise, yeni ve farklı, bu sebeple de üzerine ciddi bir biçimde kafa yorulmalı.

İlki: Dünya (ekonomisi), artık egemen bir gücün olmadığı, fakat egemenlik için yarışan birçok gücün olduğu bir post-hegemonik dönemi yaşıyor. İkinci dünya savaşından bugüne kadar devam etmekte olan ABD hegemonyası (ekonomik ve askeri) artık eski gücünde değil. Bush’un başkanlığı döneminde gerçekleştirmeye çalıştığı hegemonyanın yeniden inşası da hüsranla sonuçlandı. Amerika’nın ekonomik alandaki gerilemesinin (doların eski gücünü, değerini kaybetmesi) yanı sıra, askeri anlamda da, üstünlüğüne rağmen korkutucu bir güç değil. Wallerstein’e göre bu post-hegemonik dünyada, yeni, otonom güçlerin ortaya çıkışı ve kendi aralarındaki diplomatik oyunlar dünya politikasını belirlemeye başlıyor. “Militarizmin tekyanlı (unilateral) yürüyüşü”, yerini “çokyanlı (multilateral) bir yürüyüşe” bırakıyor.

İkincisi: Dünya ekonomisi depresyonla boğuşuyor, ülkeler, pazarlayacak ve yüksek kazanç sağlayacakları yeni ürünler arayışında, fakat bulamıyor; 250 yıl önce kumaşın, sonrasında demir-çelik ürünleri ve otomotiv sanayinin yerini alacak yeni bir ürün yok. Wallerstein, eldeki ürünlerin “sihrini kaybettiğini” belirtiyor. Ürünlerin üzerinden elde edilen kar azalınca, kar oranlarını koruyabilmek adına işletmeler, masrafları kısmanın yeni yöntemlerini araştırıyor. Mesela fabrikalar gelişmiş merkezden azgelişmiş çevreye “uçuyor” ve böylece, azgelişmiş ülkeler, “sözde” gelişiyor. Fakat bununla beraber gelişmiş ülkelerde işsizlik artıyor ve insanlarda memnuniyetsizlik baş gösteriyor. Halkın ayaklanmasından korkan liderler yeni sosyal politikalar ortaya atıyor, fakat Wallerstein’e göre çabalar “hasar kontrolü”nden (damage control) ileri gidemiyor ve hasar kontrolü adına yapılanlar belki erdemli çabalar, fakat çözüm içermiyor. Obama’nın başkanlığıyla gelen “değişim” rüzgârı bile bu baş aşağı gidişi engelleyecek nitelikte değil ve yalnızca hasarı en az şekilde hissetmemize yardımcı olabilir.

Üçüncüsü: “Kapitalist dünya ekonomisinin yapısal krizi.” Wallerstein, kriz kelimesini dikkatle kullandığını belirterek şunu ekliyor: “İçinde yaşadığımız kapitalist sistemin tarihinde bir tek kriz vardır ve biz o krizi şu anda yaşıyoruz.” 500 yılın analizini birkaç cümleyle sunan Wallerstein, bu süreçte harcamaların peyderpey arttığına dikkat çekiyor ve bugün itibariyle sistemin, kendini yeniden toparlayabileceği, işlevselliğini yeniden kazanacağı bir dengeden iyice uzaklaştığını belirtiyor. Determinist bir anlayışın (dengenin yeniden sağlandığı) yapısal bir kırılmada geçersiz olduğunun da altını çizen Wallerstein, 500 yıllık kapitalist sistemin sonuna gelindiğini, belki ironik fakat güler bir yüzle belirtiyor.

Peki ya yerine gelecek sistem: Kapitalizm sonrası dünyaya nasıl bir sistem egemen olacak? Wallerstein’e göre bunu bilmek imkânsız; fakat iki tane olası seçenek beliriyor. İlki, yeni sistemde Davos-vari bir yapının oluşması: hiyerarşik, sömürücü, fakat kapitalist olmayan bir yapı. Benim aklıma, nedense bu tanımlama Mad Max filmindeki anarşik düzeni getiriyor. Fakat bu sistemin, günümüz kapitalizminden ne şekilde farklı olacağını da anlamakta güçlük çekiyorum. Kapitalist olmayan bir düzenin Davos’u ilginç bir birliktelik olsa gerek! İkincisi, Porto Alegre ruhunun hâkim olduğu, daha demokratik ve eşitlikçi bir sistem. “Nasıl olacağını sormayın, ben de tam bilmiyorum. Fakat her sene Dünya Sosyal Forumu’nda yeni yöntemler deneniyor ve bu yöntemlerden bazıları işlevsellik kazanıyor ”, diyor Wallerstein. Yani Porto Alegre ruhunun gerçekleşebileceğine yönelik inancı içinde taşıyor.

6 Mart akşamı yıkım içinden yeni bir doğum sundu dinleyicilerine Wallerstein. Okumamızı önerdiği yazarlar listesinde Marx’ın ardından Schumpeter’in gelmesi de rastlantı olamazdı zaten. Fakat doğan bebeğin ne cinsini, ne saçının, gözünün rengini bilmediğimiz, sürprizlere açık bir doğum bu. Eski bir sistem yıkılıyor ve beraberinde kurumlarını da alıp götürüyor. Yeni sistem ise, eskisinin bıraktığı boşluğu dolduruyor. “Nasıl ki 1400’lerde feodalizm sonrası sistemin içeriği bir muamma idiyse, bugün de kapitalizm sonrası sistemin içeriği bilinmezliklerle dolu” diyor Wallerstein ve ekliyor: “Kelebek etkisi gibi; hep birlikte kanat çırpıyoruz ve her hareketimiz, geleceği şekillendiriyor. Hangi yöne kanat çırptığımız, yeni sistemin ne şekilde olacağını elbet etkileyecek. Ya, Davos’un ruhu, ya da Porto Alegre’nin. Seçim, hepimizin.”

An geliyor, boşa mı kürek çekiyorum diye soruyorum kendime. Etrafıma bakıyorum, kimi çapayı atmış bile. Yine de son kuvvet asılanlar var küreklere. Azınlığız belki, fakat yıkım sonrası yeni sistem, bizim azim ve çabamızla oluşacak. Hangi yöne peki? Davos’a mı, Porto Alegre’ye mi? Yol daha uzun ve çetrefilli olsa da, ben ikincisinden yanayım. İnanıyorum ki bu doğrultuda düşünen insanların çabasıyla, özgürlükçü ve demokratik varsaydığımız bu kapitalist limandan hızla uzaklaşırken, daha paylaşımcı ve umarım (ummaktan ve umdukları doğrultusunda çalışmaktan başka elden pek bir şey gelmiyor bazen Wallerstein’e göre de) adil bir dünyanın betimleyeceği sisteme adımlarımızı atarız.

Türkiyeli entelin arabeske doyduğu an: Müslüm Gürses

Bol sütlü çikolata reklamlarından aparılmış bu başlıkla ve günün bu saatinde yazılmış bir blogpost'la ciddiyet beklemesin kimse benden. Kültürel çalışmalar literatürüne uzaktan göz kırpan Sabah Şekerleri sohbeti bekliyor sizi aşağıdaki satırlarda.

Şimdi evvela başlığımızda geçen kavramları teker teker ele alalım ki anlam kargaşalarına yol açmak gibi olmasın:
1- Türkiyeli entel: Bu insanlar biziz arkadaşlar (ki farkındaysanız entel[l]ektüel -bu ikinci L şaibeli olduğu içün parantez içinde- demedim). Bunlar Cihangir'de Firuzağa Kahvesi'nde gönül dostlarıyla seviyeli sohbetler ederken Edip Cansever'den Cemal Süreya'dan şiirler okuyan, Nouvelle Vague konseri için Babylon kapılarında saatlerce bekleyen, Andrei Tarkowsky'den Kim Ki Duk'a geniş bir coğrafyanın sinema ürünlerini hatmetmiş, illa ki ama illa ki hayatının bir döneminde Nietzsche okumaya merak sarmış, yaşları 20 ile 40 arasında değişen bir grup. Bu grup siyaseten (nispeten) bilinçlidir, genellikle sol liberalizme ve yeni sola eğilimlidir, oyunu kitle partilerine vermekten çekinir. Dinle olan ilişkisi çok gevşektir ("Tanrı'ya inanmıyorum ama bir güç var" klişesi açıklayıcı olabilir), içki içerler, ibadet etmezler, ama Orta Doğu'nun Müslüman ülkelerine yapılan gezilerde camiler özellikle gezilir, başörtülü fotoğraflar çektirilir, Ramazan ayında arkadaşlarla iftara gitmek bir "kültürel değer" olarak korunur ve desteklenir (ki bunu yapmak için kağıt üzerinde bile olsa Müslüman olmaya da gerek yoktur). Velhasıl, evet, bu insanlar ben (kesinlikle ben), sen, o, biz, arkadaşlarımız, sevdiklerimiz olabiliriz.
2- Arabesk: Burada bir yaşam tarzı ya da bir kültür olarak arabeskten ziyade müzik tarzı olan arabesk kast edilmektedir. Ülkemizdeki ilk örneklerini Orhan Gencebay'ın verdiği, sonrasında Ferdi Tayfur, İbrahim Tatlıses, (Küçük) Emrah, (Küçük) Ceylan, Tüdanya gibi isimlerin de temsilcileri olduğu bu janrla ilgili detaylı bilgi ve Orhan Gencebay arabeski için bkz: Meral Özbek, Popüler Kültür ve Orhan Gencebay Arabeski.
3- Müslüm Gürses: İkinci maddede kısaca tartışılan janrın en "baba" temsilcilerindendir. Filmleriyle olsun, konserleriyle olsun, alkollü konuşmaları ve boyalı kıvırcık saçlarıyla olsun Türkiye'de arabesk dedin mi akla gelen ilk isimlerdendir.

Şimdi efendim, bu üçünün birbirleriyle ilişkilerine ve etkileşimlerine bakarsak karşımıza çıkan tablo bir hayli ilginçtir. Zira yukarıda ilk maddede incelenen grubun geleneksel olarak arabeskle arasının pek iyi olmadığı, ya da en azından bunu çok fazla açık etmek istemedikleri genel geçer bir kabuldür. Ha denilebilir ki "Bu adamlar blues dinler, fado dinler, o da Amerikalı'nın , Portekizli'nin arabeskidir". Ben bu fikre saygı duyarım, doğrudur da bence. Ama Türkiye şartlarında değerlendirdiğimizde fado dinleyene kıro denmediği de ortadadır. Bu sebeple, yani arabeskin negatif konnotasyonları dolayısıyla, blues'la falan karşılaştırılmaması gerektiğini düşünürüm. Neyse, konuyu dağıtmadan devam edersek, yurdum enteli için arabesk müzik üzerine tezler yazılası; arkadaş sohbetlerinde konusu açılası; gecekondu, iç göç, geri kalmışlık, hızlı şehirleşme ya da şehirleşemeyip varoşlaşma gibi sosyolojik tespite müsait mevzulara fon müziği olarak tartışılan bir meseledir. Bu bağlamda altsınıfların ya da eğitimsizlerin müziği olarak görülüp bilgi hiyerarşisinde daha aşağılara itildiği de vakidir.

Genel olarak arabesk müziğinin bir önceki paragrafta ortaya konan durumunun yanı sıra özelde Müslüm Gürses genel olarak konserlerinde kendini jiletleyen hayranlar dışında çok şey getirmemektedir akla. Çok sıklıkla televizyona çıkmamaktadır, örneğin İbrahim Tatlıses gibi kıymeti kendinden menkul açıklamalar yapmamaktadır. Çok daha "niş" bir kitleye hitap ettiği bile söylenebilir; insan ya Müslümcü olur ya da olmaz, öyle Kral TV'de klibi görülüp de bir şarkısı dile dolanacak bir insan değildir Müslüm Gürses. Ta ki kendisi 2001 yılında bir Asya şarkısını (Olmadı Yar) yepyeni bir düzenlemeyle, kendi sesine kendi tarzına uydurup da söyleyene kadar. Şarkı zaten özünde arabesk bir içeriğe haiz olduğundan çok da patırtı kopmaz. Zaten Asya müzik sahnesinde çok da etkinliği olmayan bir insandır. Bu şarkı da Asya şarkısından çok Müslüm Gürses şarkısı olarak bilinir. Ve fakat bir pop şarkısını coverlamış olmasının Müslümcülerce çok da hoş karşılanmadığı bilinen bir gerçektir. Hele ki aynı şarkıyı Duman da (ki yaptıkları müziğin arabesk olmadığını iddia eden varsa beri gelsin) bir konserde coverlayınca kimin ne olduğuna dair yaşanan kafa karışıklıkları daha bir artar.

O arada Türk sinemasının "medar-ı iftiharı" filmlerden birisi Neredesin Firuze vizyona girer. Filmin bir sahnesinde Müslüm Gürses elinde sigarası ve eski usul mikrofonuyla entellerimizin göz bebeklerinden biri olan Bülent Ortaçgil'in Sensiz Olmaz'ını söylemektedir, ama bu filmdir, roldür, zaten soundtrack de o kadar satmamıştır, dolayısıyla çok da umursanmaz bu hareket, kaynayıp gidiverir. Ama gören gözler, duyan kulaklar için ipuçları şüphesiz ki buralarda hep vardır.

Bundan sonra Müslüm Gürses asıl bombasını patlatır: Teoman'ın Paramparça'sı "sağattim yooğğkk tağm olaraağk bilemem" diye ağdalı ağdalı söylenmiş ve çok da beğenilmiştir. O kadar beğenilmiştir ki bu işten ciddi ciddi bir proje çıkarmaya karar verir birileri ve Aşk Tesadüfleri Sever'in düğmesine basılır. Björk'ten David Bowie'ye, Haris Alexiou'dan Serge Gainsbourg'a Türk entelinin sevdiği, müzikal olarak takdir ettiği, kim varsa en bilinen en baba şarkılarına yine başta Murathan Mungan olmak üzere Türk entelinin sevdiği, edebi olarak takdir ettiği kişilerce (Tuna Kiremitçi'yi dahil etsem mi bilemedim ama...) sözler yazılmış, bu yepyeni şarkılar Müslüm Gürses'in sesinden okunmuş, yepyeni düzenlemeleriyle günlerce haftalarca İstiklal Caddesi'ni inletmiştir (ki bilen bilir, bir albüm İstiklal'deki kitap-CD dükkanlarında ne kadar çok çalınırsa entellerce o kadar çok beğenilmiş demektir). 2006'da çıktığından bu yana keyifle dinlenen bir albüm olmuştur Aşk Tesadüfleri Sever, hala da keyifle dinlenmektedir. O kadar ki bu albüm sonrasında Müslüm Gürses'in yeni hali "Türkiye'nin Leonard Cohen'i" diye (Oray Eğingillere not: Lenırd Kohen okunur efendim) lanse edilmiş, e bir hayli de tutmuştur.

Ve son olarak Sandık... Adı üzerinde naftalin kokulu şarkılar; hem kendisinin hem de başkalarının şarkılarıdır albümün içeriği. Yılların İtirazım Var'ına Ceza düeti, Kenan Doğulu'nun Tutamıyorum Zamanı'sı, Ajda Pekkan'ın Sarıl Bana'sı, Fikret Kızılok/Leman Sam'ın Gönül'ü derken bir önceki albümdeki kadar olmasa da yine yine entel cemaatine hitap edebilen şarkılar ve hadd-i zatında yakışıklı ve karizmatik bir Müslüm Gürses portresiyle karşımıza çıkmıştır baba. Yine sevilmiştir şarkıları, yine dinlenmiştir. Ekşi Sözlük coşmuştur gene (bakınız bu da önemli bir kriterdir, Türkiye'de tutulma açısından). Cümleten arabeske doymuşuzdur, kemanlar ve darbukalar, elektro gitarlar eşliğinde kulağımızın pasını silmişlerdir yine.

Pekiyi nedir Müslüm Gürses'i bu kadar özel yapan? Çok mu korkusuzdur? Yeniliklere benzerlerinden daha fazla mı açıktır? Kemikleşmiş kitlesinin tepkileri bu kadar mı değersizdir onun için, ya da kendini başkalarına da beğendirmek bu kadar mı önemlidir? Yoksa iş tamamen parayla mı ilgilidir (bunu diyen örnek olarak Coca Cola ve Akbank reklamlarını da gösterdi) Gecekondulardan Cihangir'e giden yolun taşlarını kim dizmiştir? 15 sene önce jiletli konserleri izleyip sosyolojik tespitler yapanlar şimdi Nilüfer dinlerken utanmaz mı? Ya 15 sene önce jilet atanlar şimdi" ay Müslüm de çok bozdu, iyice piyasa olduuaaa" diye hayıflanmaz mı? Benim bu sorulara cevabım yok gibi. Ama seviyorum Müslüm Gürses'i, hem zaten blues da Amerikalıların arabeski değil mi?

kumlara belendi ciğerim parelendi

Siz hiç nefes darlığı çektiniz mi? Bilir misiniz nefes alamamanın ne demek olduğunu? Diğer hastalıklara benzemez bu, oksijen her yerdedir, ama yetmez, nefes alamazsınız ciğerleriniz izin vermiyorsa. Öksürmek istersiniz, ama her öksürük de bir diğerini getirir. Böyle böyle nefes almak işkence haline dönüşür. Sadece böyle bir yerden bile anlamaya çalışıyorum nasıl bir hastalıkla yaşamaya çalıştıklarını. Onlar kim mi? Onlar, biz taşlanmış kot giyebilelim diye silikozis hastalığına yakalanmış kot işçileri. Fakat ne yazık, tedavisi yok bu hastalığın. Hem ölecekler. Hem can çekişecekler. Hepimizin hayal ettiği huzurlu bir ölüm olmayacak onlarınki.

Silikozis hastalığı yeni tüneyen bir hastalık değil, daha önce maden işçilerinden duymuştuk kötü şanını. Fakat silikozis Türkiye’de ilk defa tekstil sektöründe, kot işçilerinde görülmeye başladı 2004'ten beri. Bir maden işçisinin ancak yirmi otuz sene sonunda yakalanacağı bu hastalık kot işçilerinin birkaç ay içinde yakasına yapıştı. Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi Türkiye’de beş bin işçinin bu hastalıkla yaşadığını bildiriyor. Bunların önemli bir çoğunluğu hastalığının adını bile bilmiyor; verem tedavisi ya görüyor ya da görmüyor. Komite, İsçi Kardeşliği Partisi desteğiyle Türkiye’nin dört bir yanında silikozis hastalığıyla mücadele eden altı yüz işçiye ulaşmayı başarmış. Onlara hukuki ve yaşamsal mücadelelerinde destek oluyor. Çünkü silikozis hastaları bir süre sonra hiçbir iş yapamaz hale geliyorlar, çoğunlukla yatakta ve oksijene bağlı bir şekilde sürdürüyorlar hayatlarını. Zaten çoğusu da sırf bu yüzden köyüne dönmüş, belki memleket havası, insanları iyi gelir diye. Fakat ne çare!
Kanser değil bu hastalık. Kader hiç değil. Karşımızda duran, insanlık ayıbının dik alası!
Bingöl’ün Taşlıçay köyünde geçim sıkıntısı yaşayanlardan biri soluğu büyük şehirde almış. Çok güzel bir iş bulmuş. Bu cazip (!) işten köylülerinin de faydalanması gerektiğini düşünmüş ve köyün eli ekmek tutanları, genci, evlisi, kardeşi, babası, herkes atlamış gitmişler. Daha insanca yaşayabilmek için…
Kotlar yıpransın ve beyazlasın diye, bilmem kaç bar basınçta kum püskürtmek işleri. O “bilmem kaç” bar basıncın ne kadar olduğunu barometre değil de şu sözler gayet iyi ölçüyor: “Isıtıcımız yoktu kışın, üst üste kat kat kazak, pijama, dört beş çorap giyerdik. Kumdan her gün o çoraplarımın iki üç tanesi parçalanırdı, değiştirmek zorunda kalırdım.” Düşünün bir kere, yalınayak değil, özel bir plastik ayakkabı giyiyor, ve yine de çorapları parçalanıyor. Devam ediyorlar anlatmaya: “Üç ayda bir filan duvarları elden geçirirdik. Kumdan duvarlar delik deşik oluyordu çünkü.” Bu nasıl bir iş! Duvarların dayanamadığı kuvvete ciğerler nasıl dayansın!
Dahası var. Bu işçi arkadaşların hepsi sigortasız, hangi firma için çalıştıklarını bilmeden, taşeronun taşeronunun taşeron işçileri olarak, birkaç metre kare alan içinde çalışıyorlar. O izbe, tozlu, küçücük çalışma atölyelerinde kumlar uçup gitmesin diye odayı havalandıramıyorlar bile. Evet çünkü o kum çuvallarının her biri “bilmem kaç” lira. Üstelik, işçilerin çoğunlukla yatacak bir yerleri olmadığı için bir de orada, çalıştıkları yerde, o tozun içinde uyuyorlarmış.
Kot kumlama işi 1949’dan beri Avrupa’da yasak. Elbette bunun gerekli altyapısı (özel odalar, korunaklı iş elbiseleri ve maskeler, vs) kurulmuş olsaydı böyle bir hastalık da olmayacaktı. Tabi ki öyle bir altyapı belli bir maliyet gerektirdiği için, ve Avrupalı sermaye sahipleri başka ülkelerde ucuz iş gücü bulabildikleri için zaman içinde bu iş Türkiye, Suriye, Pakistan, Mısır gibi üçüncü dünya ülkelerine gelmiş durumda.
Şimdi hiçbir işveren kalkıp da biz bilmiyorduk demesin. Biliyorlardı. Uluslararası rekabette yer alabilmek, ihracat payımızı azaltmamak adına bu duruma göz yumuldu. Bu yüzden bu ölümler kader değil. Bu yüzden bu ölümler sermaye – emek ikiliğini en çarpıcı haliyle yansıtıyor. Bu yüzden ölmek bu kadar ağır geliyor o işçilere. Pisi pisine ölmek, işte bu değilse başka nedir?
Sağlayacağı rantı insan hayatının önüne koyan kapitalizm en ilkel haliyle karşımızda. Peki ya devlet?
Bu işçiler ölecekler. Söylemesi ne kadar zor; ama bari ailelerimize bir yarın kalsın diye bütün hukuki mücadeleleri. Şimdi tek amaçları malulen emekli olabilmek. Ama devletimizin yüce kanunları orda da işçinin yanında değil. Soruyorlar, sigortan nerede. Sigortasız çalıştırıldık diyorlar; tanık göster diyorlar. Tanık işte diğer işçi arkadaşlar diyorlar. Tanıklar sigortalı olmalı diyorlar. Hem sigortasız, hem kanunsuzlar; asla korunamayacakları bir döngünün içindeler. Yine de gönüllü avukatları sorumluları bulmaya, haklı mücadelelerini anlatmaya çabalıyorlar.
Neyse ki bu ülkede hala emekten, haktan yana insanlar var. İşçi Kardeşliği Partisi genel başkanı, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden profesör doktor Zeki Kılıçarslan. Bu güzel adamı görmelisiniz. O nasıl bir fedakarlıkla, samimiyetle ve zarafetle davayı sahiplenmektir! Elinden geldiğince silikozis hastası işçileri ücretsiz muayene ediyor, hastalığın günbegün seyrinde onlara bilgi veriyor, daha da önemlisi konunun medyada yer bulması için sürekli demeç veriyor. Ve Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi’nin bütün üyeleri, ve sanatçılar, ve aydınlar ve destek veren binlerce insan…

Bu yazıya başlamama sebep olan aslında Çarşamba günkü (11 Mart) dayanışma konseriydi. Beşiktaş Kültür Merkezi’ndeki konsere yüzlerce insan akın etti, büyük bir kısmı da gelemese de destek verdi. Bu tür haktan, demokrasiden yana diğer eylemlerde gördüğümüz sanatçılar yine ordaydı: Kardeş Türküler, Mor ve Ötesi, Cahit Berkay, Emrah Karaca (Cem Karaca’nın oğlu), Arif Sağ, Yasemin Göksu (bu dayanışma konserinin fikir annesi, ve diğer sanatçılarla irtibata geçen yüce insan imiş kendileri), Anadolu Ateşi, Şebnem Sönmez ve İclal Aydın. Hepsi birer birer eserlerini sergilediler. Kot işçilerinin mücadelesinde onların yanında olduklarını belirttiler.





Gecenin sonunda silikozis hastası işçiler için hazırlanmış bir belgesel de gösterildi. Yukarıda alıntıladığım işçilerin ifadeleri işte o belgeselden aklımda kalanlardı. Türkiye adına güzel şeyler olabilir dedirten bir güzel gece daha oldu böylece; işçiler yalnız olmadıklarını gördüler. Ve en önemlisi basında hala yeterince yer bulmayan bu davanın yaygınlaşabilmesi ve ilgi gösterilmesi için hayati bir adım oldu. Üstelik bu dayanışma örneği sonrakiler için sadece bir sıçrayış niteliğinde. Yani her şey yeni başlıyor. Daha yapılacak çok şey var.

Belgeseldeki işçilerden özellikle birinin söyledikleri kanıma dokundu: “En çok ne zaman seviniyorum biliyor musun? Gece olunca. Çünkü o zaman rüya görebiliyorum. Rüyamda yürüyorum, koşuyorum, bazen tenis bazen futbol oynuyorum. Evlendiğimi bile görüyorum… Ama var ya, gündüz hiç olsun istemiyorum”.
Keşke, öyle bir gün gelse ki, öyle bir gün... O gün, bütün insanlar geceler değil, güneşler düşlese!...




12 Mart 2009 Perşembe

Türkiye'de Kadın Erkek İlişkisi Üstüne Tezler


Tez 3: Türk erkeğinin şiirin dünyanın en romantik şeyi olduğuna dair sonsuz inancı
İddia ediyorum ki Türk erkeği kadar şiire meraklı erkek dünyada yoktur. Hatta Türk kadını bile Türk erkeği kadar şiire düşkün değildir. Türk erkeğinin kızı şiirle tavlayacağına inancı tamdır. Ayrılık acısını da gözü yaşlı mısralarda yaşar Türk erkeği... Bu neden böyledir arkadaşlar... Neden hiç bir Amerikalı romantik Steve'i sevdiceği Jennifer'a şiir okurken ya da Fransız Jaques canindan çok sevdiği Chloe`ye akrostiş yaparken görmeyiz?





Tez 4: Türk erkeğinin sabit ve kararlı bir ısrarın bir kızı tavlamaya yeteceğine dair inancı

Türk erkeği hiç bir ortak noktası olmasa da tamamen ayrı dünyaların insanları olduğu bir kızı sadece ısrarı ile elde edebileceğini düşünür. Bu ısrarını sürdürürken de taviz vermez sert bir hava içinde olursa bu durumun kızda kesinlikle afrodizyak etkisi yaratacağına inanır. Sokakta gördüğümüz laf atmaların peşinden yürüyüp "tanışalım mı" ile başlayıp "orospu" ile biten yanaşmaların asıl sebebi bu inançtır. Bu konuda çok düşündüm arkadaşlar. İnanın çok düşündüm. Yoğun çabalarım sonucunda vardığım sonuç şudur: bu durumun sorumlusu İbrahim Tatlıses ve Hülya Avşardır. Onlar değil mi Türk erkeğine hangi sosyal sınıftan olursan ol ne kadar tipsiz olursan ol çaba ile istediğin kızı tavlayabileceğini öğreten. Başka türlü düşünenler var mı diye merak ediyorum.


Davos Gerçekten Racon Gördü Mü? *

29 Ocak’ta her zamanki gibi İsviçre’nin Davos kasabasında yer alan kayak merkezinde düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nun (DEF) bu seneki toplantısına Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İsrail Başkanı Shimon Peres’e karşı gösterdiği tepki ve ertesinde oturumu terketmesi damgasını vurdu. İsrail’in Gazze’ye karşı Ocak ayı itibariyle başlayan ağır saldırısı sonucu ortaya çıkan uluslararası kriz üzerine yapılan oturumun son dakikalarında moderatör David Ignatius’un kapanış konuşmasını kesen Erdoğan, o ana kadar dinleyicileri ve moderatörü hedef alan konuşmaların aksine direk olarak Peres’e yönelerek kendisi hakkında bir iki küçük psikanalitik yorumlama yapma girişiminde bulundu. “Sesin çok yüksek çıkıyor. Bu bir suçluluk psikolojisinin dışavurumudur, biliyorum. Benim sesim bu kadar yüksek çıkmayacak, bunu da böyle bilesin. Öldürmeye gelirse, siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz. Tankların üzerinde Filistin’e girdiğimde kendimi bir başka mutlu addediyorum diyen başbakanlarınız vardır” sözlerini sarfeden Erdoğan, konuşmasının devamında forumun dinleyicisi kitleye ve medyaya dönerek sözlerine şöyle devam etti: “Ayrıca şu zulüme alkış tutanları da kınıyorum. Çünkü bu çocukları öldürenleri alkışlamak zannediyorum ki ayrıca bir insanlık suçudur. Bir çok not aldım fakat bunların tamamını cevaplayacak fırsatım yok. Fakat buradan size sadece iki söz söyleyeceğim: Bir... (konuşması moderatör Ignatius tarafından bitirilmeye çalışılan Erdoğan ‘sözümü kesmeyin’ şeklinde itiraz ederek konuşmasına devam etti.) Tevrat altıncı maddesinde der ki ‘öldürmeyeceksin’. Burada öldürme var. İki, Ghilad Adzemonin, bir Musevi, ‘İsrail barbarlığı zalimliğin de çok ötesinde bir şey’ diyor. Bunun yanında, İsrail ordusunda askerliğini yerine getirmiş Oxford Universitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi Avi Shalam Guardian’da şunu söylüyor ‘(İsrail’in) Haydut devlet vasfını kazandırdığını’ belirtiyor.” Sözlerinin hedefini en son olarak da kitleden moderatör Ignatius’a çeviren Erdoğan, Washington Post başyazarına “Sana da çok teşekkür ediyorum. Bundan böyle benim için Davos bitmiştir. Bir daha da Davos’a gelmem, bunu da böyle bilesiniz. Siz konuşturmuyorsunuz, [Peres] yirmi beş dakika konuştu, bizi on iki dakika konuşturuyorsun. Olmaz.”[i] dedikten sonra oturumun bitmesini beklemeden sahneden ayrıldı.
Olayın hemen ertesinde Erdoğan’ın halka ve daha sonra da basına yaptığı açıklamalara geçmeden önce esas vuku bulan olay, bunun olası motifleri ve sonuçları hakkında durup düşünmek gerekiyor. Zira Erdoğan’ın görünürdeki söyleminin olası politik yansımalarının çehresini Atatürk Havalimanı’nda Başbakan’ı karşılamaya gelen kalabalığın içerisinde yer alan alelacele hazırlanmış bir pankarttan daha iyi anlatan bir sembol görülemez sanırım: “Davos Racon Gördü!” Bu bağlamda yaşanan olayı mekan, kullanılan söylem ve etkileri şeklinde üçe ayırarak analiz etmek Erdoğan’ın aslında ne dediğini anlamak açısından kanımca yararlı olacaktır. Zira Türk siyasi arenasındaki belli başlı sol eğilimli aydınlar ve siyasal gruplar, AKP’nin siyaset yapma metoduna karşı duran bir çok kişi ve kurumun Erdoğan’ın çıkışı sonrasındaki kendilerinin yapamadığını becerdiğini düşünmenin, bu harekete bir kulp takamamanın, siyasi olarak konumlandıramamanın sonucu ortada kalan sessizlik tedirginlik verici. Bu sebeple durumu teorik olarak pozisyonlandırmak, söylemi etraflıca analiz etmek önümüzdeki dönemde Türk siyasetinin alacağı şekil açısından oldukça hayati önem taşımaktadır.

Davos, ya da Liberal-Komünizm
İlk olarak nazar-ı dikkati çekmesi gereken nokta Başbakan’ın bu açıklamayı herhangi bir platformda değil, Davos’ta yapmış olmasıdır. Kerameti kendinden menkul piyasa ekonomisi ve kapitalist sisteme ideolojik bağlılığın kurumsal kalesi olan DEF’nun siyasi/ideolojik pozisyonu hakkındaki kökten Ortodox Marksist analizin geçerliliği aslında herhangi bir öte kanıta gerek duymamakla birlikte yine de bu konudaki tek tük şüphelerden arınmak için DEF’nun yıllık raporlarına, kuruluş felsefesine, daimi üyelerine kısaca bakmak yeterli[ii]. Soğuk Savaş ertesinde Liberal ekonominin tek alternatif olarak sunulduğu post-ideolojik evrende Davos’un diğer uluslarüstü aktörden çok daha merkezi biçimde, Negri’nin de belirttiği gibi ‘kapitalist piyasa imparatorluğunun kollektif beyni’[iii] rolünü yerine getirdiğini, ya da, Zizek’in tanımıyla, ‘global elit yöneticilerin, devlet adamlarının ve medya kimliklerinin kuşatma ve ağır polis koruması altında küreselleşmenin kendisinin yol açtığı dertlere en iyi deva olduğuna bizleri ikna etmeye çalıştıkları seçkin bir İsviçre oteli’[iv] olduğunu ifade etmek yalnızca gerçekçi değil, söz konumuz olan olay çerçevesinde, oldukça gerekli de. Peki ne sebeple? Davos’un kapitalist sisteme olan koşulsuz hizmet olarak belirlenen kurumsal kimliği içerisinde Erdoğan’ın sergilediği tiratın, Alain Badiou’nun terimleriyle konuşmak gerekirse, uluslararası siyasi ‘olay’[v] meydana getirmekle uzaktan yakından alakası olmayan bir pseudo-hareket olduğunu anlamamızı sağladığı için.
Açalım. Bunu bilse de bilmese de (ki bilmediğini farzetmek söz konusu kişi Başbakanlık koltuğunda otururken naiflikten öteye gidemez), Erdoğan yıllardır ardı ardına davet edildiği Davos’taki ultralüks Otel’de gördüğü sıcak karşılamayı DEF’nun varoluş felsefesi ve varlık misyonuna temelden bağlılık göstermesine borçludur. Diğer bir deyişle, öğlen ve akşam yemeklerinde Erdoğan’ı Blair, Peres, Soros, Gates[vi] gibi isimlerle aynı masaya oturtan Başbakan’ın tatlı dili, parlak fikirleri değil iş ve siyaset dünyasının bu önde gelen karakterleriyle paylaştığı ideolojik ve ekonomik hedeflerdir. Bu noktada Zizek’in Davos ve onun Bill Gates gibi kendisini ‘Liberal Komünist’ olarak tanımlayan üyeleri hakkında yaptığı analizini hatırlamak yararlı olacaktır. SSCB’nin dağılması sonrasında ideolojik/politik zaferini ilan eden neo-liberal sistemin o günden bu yana izlediği rotayı, günümüzde açıkça betimlenen ve tartışmaya sunulan tek soru anlatmaktadır: Kapitalizm nasıl daha prüzsüz ve uzun soluklu işletilebilir? Zizek bu noktada yaklaşan ekolojik felaketler, entellektüel mülkiyet paradoksu, temel etik soruları tekrar gündeme getiren biyogenetik gelişmeler ve 11 Eylül sonrasında oluşan yeni ayrımcılık formları[vii] sebebiyle kapitalizmin bugün daha önce hiçbir zaman olmadığı kadar acil bir biçimde bu soruya kompleks bir cevap arayışı içinde olduğundan bahsediyor. Davos da bu bağlamda, özellikle 2001 sonrasında, bu sözü edilen temel sistemik soruna siyasi ve ekonomik yamalar bulma görevini, en azından önemli bir bölümünü, her sene yukarıda bahsedilen pozisyonlarda yer alan isimleri bir araya getirmek suretiyle ortak bir hareket planı oluşturarak yerine getirmektedir.[viii] Zaten Bill Gates ve arkadaşlarının her yıl Afrika’daki aç çocuklara, Pasifik’te batmakta olan adaların yerlilerine yaptıkları milyonlarca dolarlık yardımın ‘liberal komünistliği’ tam da burada yatmaktadır: Parçası ve hatta temel çıkar sağlayıcısı oldukları küresel sömürü sisteminin, dolayısıyla direk olarak kendilerinin sorumlu olduğu felaketlere diğer bir yandan Davos vb. platformlar üzerinden yardım eli uzatarak aslında politik anlamda hiçbirşey olmamasını sağlamalarında. Sürekli olarak dünyanın farklı köşelerinde birbirini takip eden onlarca pseudo-olaya/krize sessiz kalmama çağrısı[ix] ile bireylerin devrimci siyasi kitlelere dönüşmesinin kıvılcımını oluşturan insanlığın acısına karşı duyduğu içgüdüsel/refleksif tepkisi bu liberal-komünist anlayışın yılmaz savunucusu sivil toplum örgütleri tarafından toplanan insani yardıma üçer beşer kuruş atmak suretiyle geçici olarak tatmin edilmiş, aslında her şeye eski tas eski hamam devam edilmiş oluyor.
Tam da bu sebeple Erdoğan ve Peres arasındaki tartışmanın konusu olan Gazze krizinin Davos’ta, forumun gayri-resmi metodu olan ‘Liberal Komünist’ yolla ele alındığını hatırlamak gerekiyor. Bu şu demek: Sudan’daki soykırımın kurbanı çocuklar ya da pasifik yerlileri gibi, Gazze’de binlerce insanın ölümü ve daha nicesinin devam eden acısından sorumlu olan küresel ekonomik sistemin ve onun ideolojisinin kalesinde, Erdoğan, Peres, Ki Moon ve Ignatius’un yer aldığı mavi platformdaki açık, demokratik görüntünün altında ortak bir sessiz anlayış yatıyor; Krizin sebeplerine, sorumlularına olabildiğince az değinerek önceden planlanmış ortak bir çözüm anlayışında kamuoyu önünde karar kılmak. Zira Soros’un eski Sovyet devletlerinde ya da Gates’in Afrika’da “Konuşma, bir şeyler yap!” mottosuyla toplumları kitlesel analiz yapmaktan bir an önce çekip çıkararak pseudo-harekete çağırmasından temelde hiç bir farkı olmayan bu anlayıştan çıkabilecek yegane proje, İsrail devleti kurulduğundan beri Filistin’de yaşanan krize kesin bir siyasal çözüm bulmaktan ziyade[x] geçmişte defalarca tekrarlanmış olan insani yardım seferberliği ilan etmek olacaktır.

Kasımpaşa Raconu
Aslına bakılırsa bu çapta bir yapımın Gazze krizinin ideolojik azmettiricisi kurumun merkezinde (Davos), onun siyasi uygulayıcısı devletin başkanının (Peres) ve sözde arabulucu aktörlerin (Erdoğan, Ki Moon) katılımıyla gerçekleştiği düşünüldüğünde Başbakan’ın beklenilen repliğinden bir an vazgeçip doğaçlamayı tercih ederek çıkardığı prüzü çok da görmemek gerekiyor. Fakat yine de utulmamalı ki, Badiou’nun de ikna edici bir biçimde belirttiği gibi, kapitalist küreselleşme projesi alakart değil fiks menü üzerinden servis yapılan bir restorandır. Menüdeki yemeklerden ya hepsini alırsınız ya da hiç birini[xi]. Davos’un sekiz yıldır sürekli katılımcısı olan Erdoğan’ın, gönlümüz ne kadar istese de, bu kurumun çatısı altında düzenlenen Gazze krizine çözüm bulma (daha doğrusu önceden bulunmuş pseudo-çözümü bir kez de toplum önünde tekrarlama) amacıyla oluşturduğu platformda, onun kuruluş felsefesine ve ideolojik oryantasyonuna taban tabana zıt siyasi adımları sonuna kadar atması imkansıza çok yakındır.
Dürüst olmak gerekirse, bu ideolojik/kurumsal sınırlamaları göz önünde bulundurarak, Başbakan oturumda Peres’in yanındaki yerini aldığında önceki senelere çok benzer şekilde Filistin halkıyla Osmanlı’dan bu yana kurulan dostane ilişkiler ve din kardeşliğinden girip İsrail devletiyle sahip olunan stratejik yakınlıktan çıkarak yine Türkiye’nin bu alışıldık krizdeki (aslında hiç bir efektif manası olmayan) diplomatik arabuluculuk rolüne vurgu yapacağını bekliyordum. Zaten olaylar öyle de gelişti. Ki Moon’un küresel ortayollu açılımından sonra sırayı alan Erdoğan durumu bölgesel iş birliği ve kültürler arası diyalog üzerinden Türkiye’nin oynayacağı bilindik role getirerek ısındı ortama. Fakat sonlara doğru oldukça şaşırtıcı bir şekilde üzerindeki bu sınırlamaları silkinip atan Erdoğan, Davos’taki örtülü bir çok kuralı hiçe sayarak (Peres’e “sen” diye hitab etmesi, Gazze’de olanları “insanlık suçu” tanımına sokması, oturumun normal süresinden sonra konuşması, tartışmayı terketmesi) bulunduğu platformunu aslında olması gereken şekilde, politik söylem ve duruşunu direkt olarak belirtmek için kullandı. Açıkça söylemek gerekirse Erdoğan yukarıdan bahsini ettiğimiz anlamda bir siyasi ‘olay’ gerçekleştirmek yolundaki ilk adımı temelinde attı. Hele ki özellikle sahneden ayrılmadan hemen önce söylediği ‘Bundan sonra benim için Davos bitmiştir’ sözü, herşeye rağmen neredeyse bir an için içinde bulunduğu durumun riyakarlığının farkına varan Başbakan’ın gerçekten (kelimenin Marksist anlamıyla) ideolojik bir uyanma yaşıyor olabileceği metafiziksel beklentisini bile akla getirdi. Bunda utanacak bir şey yok: Erdoğan oldukça etkileyici bir konuşmacı ve dinleyicisinin kendisi pozisyonunda birisinden görmek isteyeceği idealleri bünyesinde yansıtmakta olağanüstü şekilde başarılı. Ancak sorulması gereken en önemli soru şu: Böylesi bir beklenti Erdoğan’ın bu kısa tiradının ötesinde herhangi bir formda siyasal yansıma bulabildi mi? Çünkü, yukarıda da belirtildiği gibi bu tirad siyasal ‘olay’ yaratmak yolunda Erdoğan’ın attığı cesur fakat sadece küçük bir ilk adımdı.

Davos Sonrası
İstanbul Atatürk Havalimanı’na dönüşü Eurovision galibi Sertab Erener’i ya da Dünya Kupası fatihi Milli Takımı aratmayacak derecede şaşalı olan Erdoğan, kendisi için, kuvvetle muhtemel, İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş tarafından hazırlanmış olan platforma çıkarak neden olduğu tam anlaşılamayan bir şekilde aynı zamanda sevinçli, hırçın ve de galeyana gelmiş kalabalığa “sizi bugün buraya toplayan asil duyguyu çok iyi biliyorum, anlıyorum, tanıyorum” şeklinde seslendi. Durumu oturup düşünen herhangi bir akıl için hiç de öyle cevabı basit bir soru gibi görünmüyor buz kesen gecenin ortasında hiçbir örgütlü harekete resmen mensup olmayan binlerce alt/orta sınıf vatandaşın sesleri kısılana kadar nefret nağraları atmasını sağlayan o asil duygunun ne olduğu. Monşer diplomatların (!) dilinden anlamamanın, alandaki pankartlarda ifade edildiği gibi Davos’ta racon kesmiş ve hatta posta koymuş görünmenin verdiği haz mıdır? Eğer ki öyleyse bunları Başbakan konumundaki birisi için cehalet ve yetersizlik göstergesi değil de asalet timsali haline getiren nedir? Başbakan’ın kendisinin de bu soruların cevapları hakkında ‘ben halkımın dilini konuşurum”, “halkımın gururunu hangi ortamda olursa olsun sonuna kadar savunurum”, “bizim milletimize sünepelik yakışmaz” formunda içi-altı-üstü-arkası boş, nesnesi veya hedefi tamamen belirsiz söylemler ötesinde bir bilgi sahibi olduğunu, anladığını ya da bildiğini zannetmek oldukça zor.
Başbakan’ın Soğuk Savaş dönemi Güney Amerikan popülist literatüründen başarıyla ödünç alarak söyleminin omurgasına oturttuğu “halkı istediği şekinde ve doğrultuda tanımlama” lüksünü bir kenara bırakırsak[xii], diplomasinin temel kuralları ve siyasal tarih tecrübeleri göz önüne alındığında bir devletin Başbakanının kamuoyu önünde bir diğer Devlet Başkanına “sen” diye hitap ederek “öldürmeyi çok iyi bilen” bir neslin ecdadı olarak tanımlaması en hafifinden diplomatik ilişkilerin askıya alınmasını, hatta ve hatta söz konusu kişisel aşağılamanın kaynağı Filistin sorunu düşünüldüğünde Erdoğan’ın bu bölgeye tek taraflı ekonomik ve hatta askeri yardımda bulunmak yolunda ivedilikle adımlar atması siyaseten normal olanıdır. Filhakika Erdoğan’ın bu tez parlayan alevinin hemen arkasından yaşananlar açık şekilde gösterdi ki Başbakan’ın (kendi terimleriyle konuşmak gerekirse) maçası Davos’a ve onun temsil ettiği siyasi, ekonomik ve ideolojik değerlere posta koymaya yememiştir. Aksine Davos oturumunun hemen sonrasında hem Başbakan’ın hem de İsrail Türkiye Büyükelçisi Gabby Levy’nin yaptıkları basın açıklamalarında yaşananların Davos’a yukarıda ümit edilen formda bir kurumsal/ideolojik rest çekmekten ya da İsrail Devleti’ni ahlaki olarak dünya önünde mahkum ederek bu suçun siyasi cevaplarını bir an önce ortaya koymaktan çok uzakta olduğu ortaya çıkmıştır. Erdoğan ve Levy’nin, tepkinin esasen moderatörün ve Peres’in Erdoğan’ın eşit konuşma süresi alma hakkına yaptıkları saygısızlık olduğunu; Filistin’de yaşanan acılar dolayısıyla duyulan derin üzüntü sebebiyle duygusal bir tavır takınıldığını; ve İsrail-Türkiye ilişkilerinin bir anlık yalnış anlaşılmaya kurban edilemeyecek kadar derinlere dayandığını mükerrer olarak belirtmeleri durumun siyasal açından Davos normlarına göre normalize edildiğini açıkça göstermektedir. Başbakan’ın platformu terketmesinden hemen sonra Blair’ın yaptığı kulağa oldukça klişe gelen konuşma ise aslına bakılırsa bu bağlamda oldukça açıklayıcı. Eski İngiliz Başbakanı ve Davos’un istikrarlı katılımcılarından Blair, DEF tecrübelerine dayanarak durumun temelde siyasi bir ehemmiyet taşımadığını ‘Erdoğan’ın neden duygusallaştığını anlayabiliyorum. Kendisiyle önceden konuşmuştuk ve konu hakkında oldukça üzgün ve hiddetliydi. Bazen hepimizin aklından çok kalbini dinlediği zamanlar olmuştur. Fakat eminim ki durum uluslararası bir soruna yol açmadan normale dönecektir”[xiii] sözlerinden daha açık dile getiremezdi herhalde.
Dahası Başbakan, bir önceki gün havalimanında yaptığı açıklamalara paralel şekilde, 30 Ocak’ta İstanbul Şişhane metrosu açılışında yaptığı konuşmada potansiyel krizin doğrultusunu bütün tartışmanın en temel çelişkisi olan Filistin’in işgali ve bunun sorumlusu olarak ‘barbar İsrail devleti’, ‘öldürmeyi çok iyi bilen neslin evladı Peres’ ve ‘Davos artık benim için bitmiştir’den oldukça uzaklara, naif kişisel atışmalara çekerek ‘kimse Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na saygısızlık edemez’ tonajlı kendisinin bildiğimiz kabadayı tiradı seviyesine sorunsuzca taşımayı yine aynı hitabet ustalığı sayesinde başardı.
Tüm bu pseudo-olayın son olarak geldiği bu noktada önümüzdeki senenin Davos forumunda Erdoğan’ın tavrının ne olacağını tahmin etmek ise aslına bakılırsa hiç de zor değil: Erdoğan yine halk adamı ağzıyla Davos’a sözde bir posta koyarak muhtemelen oraya adam gibi, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na saygıda kusur etmeyecek birinin konulmasını talimat verip içeride siyasi kredisine benzer bir tavan yaptırdıktan sonra yine alışıldık şekilde Davos’un yolunu tutarak liberal kapitalist ideolojiye olan bağlılığını göstermekte kusur etmeyecektir. İşte tam da bu sebepledir ki ancak Davos’ta yaşananların ideolojik/söylemsel analizi mekansal ve zamansal uzaklık tanımak suretiyle etraflıca yapıldıktan sonra Erdoğan’ın daha az bilinçli şekilde forumda attığı küçük adımın arkasını getirerek Türkiye’yi gerçekten ‘aydınlık yarınlara’ taşımaktan, diğer bir deyişle siyasi bir ‘olay’ meydana getirmekten aciz olduğunu, aksine yaşananların hemen ardından yaptığı açıklamalarla Gazze krizinin temel müsebbibi anlayışa bağlılığını sıkı sıkıya savunduğunu anlamak gerekir.

----------------------------

* Aslında bahsi geçen hadisenin hemen ardından daha kısa olarak kaleme alınmıştı bu yazı. Fakat kampüs civarındaki ecnebiyat entellektüellerinin konu hakkındaki ilk izlenimleri, tepkileri öylesine ilgi çekici şekilde cahilceydi ki sonuçta bu çıktı ortaya. Bu arada ilk versiyonu İngilizce olduğundan yazının arada direk çeviriden vs. kaynaklanan yalnışlıklar varsa şimdiden kusura bakmayın.

[i] Davos’taki DEF’nda 29 Ocak 2009 günü gerçekleştirilen ‘Ortadoğu Barışı’ oturumunun tamamına http://www.youtube.com/watch?v=cR4zRbPy2kY adresinden ulaşılabilinir.
[ii] Dünya Ekonomik Forumu Ana Sayfası: http://www.weforum.org/en/index.htm
[iii] Negri, Antonio. 2007. Goodbye Mister Socialism. Trans. Peter Thomas. New York: Seven Stories Press. Pp. 216-17.
[iv] Zizek, Slavoj. 2007. Violence: Six Sideways Reflections. London: Verso. Pp. 12-3.
[v] Badiou, Alain. 2005. Being and Event. New York: Continuum. Pp. 367-401.
[vi] Katılımcıların tüm listesine aşağıdaki internet adreslerinden ulaşılabilir:
- Siyasi Figürler: http://www.weforum.org/pdf/AM_2009/public.pdf
- İş Dünyasından Katılımcılar: http://www.weforum.org/pdf/AM_2009/business.pdf
[vii] Zizek, Slavoj. 2008. In Defense of Lost Causes. London: Verso. Sf. 421-29.
[viii] Teşbihde hata olmaz. Nasıl ki Comintern İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar ‘burjuvazinin ve onun yönlendirdiği kapitalist sistemin proleter devrim ile yıkımı’ amacıyla oluşturulmuş ve bu temel felsefeye aykırı siyasi söylem, tutum ve hareket sahiplerinin bünyesinde yer alması mümkün olmayan (kelimenin en güçlü anlamıyla) “ideolojik” bir organizasyon ise, Davos’un da bu bağlamda, yine Marksist terimlerle konuşmak gerekirse, ‘karşı devrimin ideolojik, ekonomik ve siyasi devamlılığı ile gelişimini’ amaçlayan günümüz Capintern’i olarak faaliyet gösterdiğini iddia etmek sanıyorum ki çok da yalnış olmayacaktır.
[ix] Siyasal olarak düşünüldüğünde zaten kim ‘Gazze’deki çocukların acısına’, ‘Sudan’daki soykırıma’ ya da (daha da ekstrem bir örnek vermek gerekirse) ‘Küresel ısınmaya’ insani/finansal yardımla bir son verebilir ki? Aslında derinlerde bir yerlerde herkes (Ziraat Bankası hesaplarına para yatırmaya koşanlar da dahil) biliyor ki bu insani, ekolojik vb. krizlerin sona ermesinin tek yolu siyasal/ekonomik kökten devrimsel bir değişim.
[x] Ki bunun yegane formülünün Kudüs bağımsız sehir olarak Birleşmiş Milletler’e bağlandıktan sonra oluşturulacak iki bağımsız Filistin ve İsrail devleti oluşturmaktan geçtiği konusunda hiç bir objektif şüphe bulunmamaktadır. Bkz: Zizek, Slavoj. 2003. Iraq: The Borrowed Kettle. London: Verso. Sf. 84-96.
[xi] Badiou, Alain. 2006. Metapolitics, London: Verso. Sf. 74.
[xii] Pinochet’nin Şile’de ve Videla’nın Arjantin’de temelleri atılan bu popülist söylemin oldukça kapsayıcı teorik analizi için bkz: Laclau, Ernesto. 2005. On the Populist Reason. London: Verso.
[xiii] Aljazeera News. Tony Blair on Erdogan and Gaza at Davos. 30.01.2009. http://www.youtube.com/watch?v=kcMDIN9_wb0

8 Mart 2009 Pazar

Fotoğraflarla 8 Mart

Kadıköy mitinginde yakaladığım karelerden bazıları...
Dünya Emekçi Kadınlar Günümüz kutlu olsun.













Nice 8 Martlara

Yine bir 8 Mart geldi çattı. Bu sene pazara gelmesi dolayısıyla toplaşmalara/eylemlere/gösterilere katılımın geçtiğimiz yıllardakilerden büyük olması umuluyor, ne ala… Gerçi Başbakan (ya da devlet erkânından ona muadil olabilecek başka bir isim) henüz geçen yılki gibi bir bomba patlatmadığından (En az üç çocuk yapın) feminist e-mail ağları ve birkaç sorumlu basın organı haricinde kamuoyundan 8 Mart’la ilgili pek ses seda çıkmıyor.

Yalnız birkaç istisna var. Özellikle İstanbul’da gece ve eğlence hayatı 8 Mart’a hazır görünüyor. Örneğin Sony Music yeni bir albümle kutluyor(muş) bu yıl 8 Mart’ı. Albümün adı WOMEN/KADINLAR. İçinde Ayten Alpman’dan Gloria Estefan’a, Aretha Franklin’den Gönül Yazar’a pek çok kadının sesinden eski yeni şarkılar var(mış). Ve hatta bu albümün tanıtımı için bir konser yapıldı 7 Mart Cumartesi akşamı. Biletleri de “bayan”lara indirimliy(miş). Ben “bayan” konusunda İstanbul’da hayatta neler oluyor bilgilendirmesi yapan sitelerden birinin yalancısıyım. Sony Music kendi sitesinde daha duyarlı davranmış bu konuda. En azından “kadın konuklara” diyerek nezaket göstermişler.

Bir diğer hazırlıklı kitle de alışveriş merkezleriydi. Büyük süpermarketlerden birinin birkaç dakika önce cep telefonuma gönderdiği bir mesaja göre, eğer o marketin indirim kartına sahipsek (ki değilsek zaten bu mesajı göndermiyorlar sanırım) 7-8 Mart tarihlerinde cilt bakım ve makyaj ürünlerini %50, elektrikli kişisel bakım ve ev aletlerini de %25 indirimle satın alabiliyormuşuz. Kimi kredi kartlarında da var benzer kampanyalar. Kadın giyim ürünleri satan mağazalarda, makyaj-cilt bakımı, küçük ev aletleri gibi ürünlerde fazla fazla taksit, fazla fazla indirim almak mümkün bu hafta sonu.

Bu durum ilk etapta “A ne güzel artık herkes 8 Mart’ı öğrendi, bilinçli toplum sen çok yaşa,” tepkilerine yol açsa da ikinci defa düşünüldüğünde “kazın ayağı”nın aklımızdakinden çok farklı şekillerde olabileceği ihtimali karşımıza çıkıyor. 1900lerin başlarında sosyalist ve barış yanlısı bir tavırla ortaya çıkan ve ilk başlarda Dünya “Emekçi” Kadınlar Günü diye nitelendirilen 8 Mart’ın aradan geçen bir yüzyılda hem takvim hem de anlam itibariyle Sevgililer Günü ve Anneler Günü arasında bir noktaya konuşlandırılması, elde kalan “şu kadarcık” pırlantaların, küçük ev aletlerinin ve makyaj ürünlerinin satılabilmesi için bir başka fırsata dönüşmesi can sıkıcıdan öte.

Her ne kadar feminizm ilk ortaya çıktığında burjuva bir içeriği olsa da sonraki dönemlerde sol düşünceyle olan etkileşimi toplumsal cinsiyet ve sınıf kaygılarını aynı anda içinde taşıyan bizlere ilaç gibi gelirken (kadının ev içi emeğinin sömürüsünün işçinin patronca sömürülmesinden ne farkı vardır ki?) günümüzde hareketin simgesi olmuş bugünün tüketim toplumu tarafından bir araca dönüştürülmesi Gramsci ve Althusser’den ödünç alınan ifadelerle, ideolojik devlet aygıtları yoluyla sağlamlaşan hegemonyanın gücüne işaret ediyor.

Dünya, ekonomi tarihinin bugüne kadar gördüğü en büyük krizin içinde boğulurken (iddia ediyorum o dönem küreselleşme bu kadar ilerlemediği için 1929 Büyük Buhranı bu kadar büyük bir kriz değildi), ortalıkta “kapitalizmin sonu geldi” sesleri duyulurken, Fransa’da Olivier Besancenot diye genç bir postacı kendisinden hiç beklenmeyen bir başarıyla halkı mobilize etmeyi başarmışken, bizde 8 Mart’ın bile hala bir hediye alma-verme bahanesi olduğunu görmek geleceğe dair çok fazla umutlanmamıza engel oluyor.

Tabii ki genellemelerin hep bir sınırı var. Tamamen feminist kaygılarla, hiçbir ücret talep etmeden yapılan pek çok kültür sanat içerikli 8 Mart kutlaması da var programlarda. Kadınlara (ve talep eden erkeklere) insan olmanın, kadın olmanın, emek sarf etmenin, 8 Mart’ın gerçek anlamını anlatmaya çabalayan aktiviteler biraz olsun çare oluyor karamsarlığımıza. Daha bir sıklaştırıyoruz safları, daha bir dayanıyoruz birbirimizin omzuna.

Hepinizin 8 Mart’ı kutlu olsun, daha nice 8 Martlara…


http://www.istanbul.com/etkinlik/konser-parti/kadinlar-women-album-tanitim-gecesi

http://www.sonybmg.com.tr/news_detail.php?nid=288

Not: Bu yazım bugün Bianet'te yayınlandı. Buraya da koyayım dedim.